Evrim karşıtı yaratılışçı iddialara cevaplar (Answers to creationist claims)

Mart 25, 2006

Akıllı Tasarım Hareketinin amacı nedir?

Kategori: Akıllı Tasarım, evrim, evrim teorisi — Da Vinci @ 8:49 pm

Daha önce Akıllı Tasarım: Bilim mi din mi? başlıklı yazımda Kama Belgesi’ne değinmiştim ama sadece bu konuyla ilgili yeni bir yazı yazmak istedim.

Kama Belgesi (Wedge Document)’nde akıllı tasarım hareketinin kısa ve uzun dönemli planlarını ve hedeflerini anlatan Kama Stratejisini içermektedir. Bu belgede temel hedef olarak şu iki madde yer alıyor:

  • To defeat scientific materialism and its destructive moral, cultural and political legacies.
  • To replace materialistic explanations with the theistic understanding that nature and human beings are created by God.

Türkçe’ye çevirmek gerekirse aşağı yukarı amaçlarını şöyle ifade edebiliriz:

  • Bilimsel materyalizmi; yıkıcı manevi, kültürel ve politik mirasını yenilgiye uğratmak
  • Materyalist açıklamaları, doğanın ve insanların Tanrı tarafından yaratıldığı teistik (tanrısal) anlayışı ile değiştirmek.

Bu belgede temel hedeflerin dışında 5 yıllık ve 20 yıllık hedefler de koyulmaktadır. Bunların arasında Akıllı Tasarımın; “bilim dünyasında baskın olarak kabul gören bir teori haline getirilmesi”, “dini (dinsel), manevi, kültürel ve politik hayatın içine iyice işlemesi” gibi bazı hedefler de mevcut. Bu arada bu stratejinin adının neden “kama” olduğunu merak edenler olabilir. Kama belgesinde bu şöyle açıklanıyor: “Materyalist bilimi dev bir ağaç kabul edersek stratejimiz bir kama gibi görev görmesi için tasarlandı. Bir kama görece küçük olmasına rağmen, en zayıf noktasına vurulduğunda bir ağaç gövdesini ikiye ayırabilir.”

Bu arada 5 yıllık strateji planı özeti bölümündeki şu ifade dikkat çekicidir:

Design theory promises to reverse the stifling dominance of the materialist worldview, and to replace it with a science consonant with Christian and theistic convictions.

Burada şöyle diyor: “Tasarım teorisi materyalist dünya görüşünün boğucu egemenliğini geri çevirerek, bunu Hristiyan ve teist inancıyla uyumlu bir bilim ile değiştirmeyi vaadetmektedir.”

Diğer yazımda bunlarla ilgili yorum yapmıştım ama bu sefer sadece bilgilendirme amaçlı olarak bunları veriyorum. Yani bu hedefler, amaçlar ve strateji ile ilgili yorum yapmayacağım. Ama eklemek istidiğim som birşey daha var. Sizce bu belge nasıl ortaya çıkmış olabilir? Acaba AT’ciler bu hedefleri açık açık herkese söyledi mi? Elbette hayır. Akıllı tasarım hareketinin başındakilerden biri olan Stephen C. Meyer’in söylediğine göre belge DI (Discovery Institute) ofislerinin birinden çalınmış ve DI’dan izin alınmadan internete koyulmuş. Ne kadar ilginç öyle değil mi?

Bu konuda daha ayrıntılı bilgi isteyenler bu Kama Belgesine buradan ulaşabilir. Ayrıca buradan da Kama Belgesinin orijinalinin tarayıcıdan çıkarılmış pdf dosyasına ulaşabilirsiniz.

Şu meşhur ‘indirgenemez komplekslik’

Kategori: Akıllı Tasarım, evrim, evrim teorisi — Da Vinci @ 8:40 pm

İndirgenemez komplekslik kavramı, Akıllı Tasarım (AT) hareketini savunanların en fazla başvurdukları ve belki de AT’nin bilimsel bir teori olduğunu savunmak için kullandıkları yegâne argüman olarak karşımıza çıkıyor. Aslında indirgenemez komplekslik, AT’nin ispatlanması için kullanılamaz yani doğru olması AT’nin doğruluğunu göstermez ama bu yazımda bu konuyu bir kenara bırakıp indirgenemez kompleksliğin bilimsel konumunu inceleyeceğim.

İndirgenemez komplekslik kavramının mucidi olan Michael J. Behe, 1996 yılında yazdığı Darwin’in Kara Kutusu (Darwin’s Black Box: The Biochemical Challenge to Evolution) kitabında indirgenemez kompleksliği şöyle tanımlıyor:

By irreducibly complex I mean a single system composed of several well-matched, interacting parts that contribute to the basic function, wherein the removal of any one of the parts causes the system to effectively cease functioning. (s. 39)

An irreducibly complex system cannot be produced directly (that is, by continuously improving the initial function, which continues to work by the same mechanism) by slight, successive modifications of a precursor system, because any precursor to an irreducibly complex system that is missing a part is by definition nonfunctional. (s. 39)

Burda Michael Behe, aşağı yukarı şöyle diyor:

İndirgenemez kompleks sistem ile temel fonksiyona katkıda bulunan, birbiriyle etkileşim halinde olan, iyi eşleşmiş çeşitli parçalardan oluşan ve bu parçalardan herhangi birinin çıkarılmasıyla çalışması sonlanacak olan tek bir sistemi ifade ediyorum.

İndirgenemez kompleks bir sistem, öncü bir sistemin ufak, birbirini takip eden değişimleriyle direk olarak (yani aynı mekanizma ile çalışıp ilk fonksiyonu devamlı olarak geliştirerek) üretilemez çünkü indirgenemez kompleks bir sisteme giden herhangi bir öncü sistem tanım gereği işlevsizdir.

İşte Michael Behe indirgenemez kompleks sistemi böyle tanımlıyor ve canlılarda bu özellikleri gösteren biyokimyasal yapılar olduğunu iddia ediyor. Bu yapılara örnekler veriyor ve kitabında bunları uzun uzun anlatıyor. Örnek olarak bakteri kamçısı (bacterial flagellum), kan pıhtılaşma sistemi (blood clotting system) ve bağışılık sistemi (immune system) gibi birkaç sistem veriyor ve bunların kendi tanımına göre indirgenemez kompleks olduklarını ve bu sebeple de evrimleşmiş olamayacaklarını iddia ediyor.

Şimdi ilk olarak Michael Behe’nin yaptığı indirgenemez komplekslik tanımını ve daha sonra da bu tanım gereği evrimleşmiş olamayacağını düşündüğü sistemleri inceleyelim. (devamı…)

Akıllı Tasarım: Bilim mi din mi?

Kategori: Akıllı Tasarım, evrim, evrim teorisi — Da Vinci @ 8:29 pm

Akıllı Tasarım (AT) hareketinin neyi savunduğunu, hangi iddialarda bulunduğuna geçmeden önce bu hareketin kökenleri, nasıl ve ne zaman ortaya çıktığıyla ilgili biraz bilgi vermek istiyorum.

Akıllı Tasarım hareketi, merkezi ABD’de Washington eyaletinin Seattle şehrinde bulunan DI (Discovery Institute yani Keşif Enstitüsü)’nin CSC (Center for Science and Culture yani Bilim ve Kültür Merkezi) bölümünü tarafından ortaya koyulmuştur. DI, 1990 yılında Hristiyanlığı savunma amacıyla, kâr amacı gütmeyen bir düşünce (think tank) kuruluşu olarak kurulmuştur. CSC bölümü ise 1996 yılında Akıllı Tasarım hareketiyle ilgili araştırmalar yapmak ve yayılmasını sağlamak amacıyla kurulmuştur. CSC’nin kısa ve uzun dönemli planlarını ve hedeflerini anlatan Kama Belgesi (Wedge Document)’nde Kama Stratejisi anlatılıyor. Bu belgede temel hedef olarak şu iki madde yer alıyor:

  • To defeat scientific materialism and its destructive moral, cultural and political legacies.
  • To replace materialistic explanations with the theistic understanding that nature and human beings are created by God.

Türkçe’ye çevirmek gerekirse aşağı yukarı amaçlarını şöyle ifade edebiliriz:

  • Bilimsel materyalizmi ve yıkıcı manevi, kültürel ve politik mirasını yenilgiye uğratmak
  • Materyalist açıklamaları, doğanın ve insanların Tanrı tarafından yaratıldığı teistik (tanrısal) anlayışı ile değiştirmek.

Ayrıca bu belgede temel hedeflerin dışında 5 yıllık ve 20 yıllık hedefler de koyulmaktadır. Bunların arasında Akıllı Tasarımın; “bilim dünyasında baskın olarak kabul gören bir teori haline getirilmesi”, “dini, manevi, kültürel ve politik hayatın içine iyice işlemesi” gibi bazı hedefler de mevcut. Daha ayrıntılı bilgi isteyenler bu Kama Belgesine buradan ulaşabilir. Bu arada bu stratejinin adının neden “kama” olduğunu merak edenler olabilir. Kama belgesinde bu şöyle açıklanıyor: “Materyalist bilimi dev bir ağaç kabul edersek stratejimiz bir kama gibi görev görmesi için tasarlandı. Bir kama görece küçük olmasına rağmen, en zayıf noktasına vurulduğunda bir ağaç gövdesini ikiye ayırabilir.”

Bu strateji belgesi DI’nın temel amacının bilimde hakim olduğunu söyledikleri materyalist bakış açısının yok edilmesi ve yerini dinsel, tanrısal bir bakış açısının alması olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Burada materyalist bakış açısı olarak gördükleri şey aslında doğada olmuş veya olmakta olan olayların doğal sebepleri olması gerektiği görüşüdür. Bu görüşün yerine doğal olaylara doğaüstü açıklamalar getirilmesini yani ‘tanrı’ kavramının bilimin içine girmesini istiyorlar. Yani kısaca DI’nın temel amacı evrenin ve canlıların tamamının tanrı tarafından aniden yaratıldığı fikrinin bilim tarafından kabul edilmesidir. Bu fikilerin lise ve üniversitelerde öğretilmesi de bu hareketin en önemli ve kritik amaçlarından biridir. Ama önlerinde Birleşik Devletler Anayasa Mahkemesi’nin 1987 yılında yaratılış bilimine (creation science) karşı aldığı “belli bir dini inancı empoze etmeye yönelik eğitim yapılamaz” kararı bir engel teşkil etmektedir. Bu sebeple Akıllı Tasarım hareketini anlatırken ‘tanrı’ kelimesini kullanmamaya özen gösteriyorlar. İşte zaten bu sebeple hareketin adı ‘Akıllı Tasarım’dır. Bu tasarımı yapan şeye de ‘Akıllı Tasarımcı’ diyorlar ve bu tasarımcının tanrı olmak zorunda olmadığını söyleyerek yaratılışçılıktan farklı bilimsel bir hareket olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Bu sayede Akıllı Tasarımın ortaokul, lise ve üniversitelerde öğrencilere anlatılmasını sağlamaya çalışıyorlar.

Of Pandas and People (Pandalar ve İnsanlar)

İşte bu noktada sahneye “Of Pandas and People” kitabı çıkıyor. Bu kitap ilk baskısı 1989, ikinci baskısı ise 1993 yılında yapılmış, okullarda biyoloji ders kitabı olarak okutulmak için yazılmış bir kitaptır. Kitabın içinde akıllı tasarım düşünceleri anlatılıyor. Canlıların bir anda bugünkü halleri ile ortaya çıktıkları ve akıllı bir tasarımcı tarafından tasarlandıkları anlatılıyor. 15 yıl boyunca bu kitabın okutulduğu birçok eyaletteki okullarda tartışmalar oldu. Bazıları bu kitabın okutulmasını kabul ederken bazıları tepkiler nedeniyle bu kitabı değiştirdiler.

Bu tepkilerin en büyüğü ise 2004 yılında Pennsylvania eyaletindeki Dover kasabasında bölge okul kurulunun “Of Pandas and People” kitabını referans kitap olarak onaylaması ve 9. sınıftaki öğrencilere okutmasıyla ortaya çıktı. Başını Tammy Kitzmiller’in çektiği 11 ebeveyn okul aleyhine dava açtı. Dava 26 Eylül 2005′te başladı. Davaya 2002 yılında George W. Bush (bilindiği gibi kendisi önemli bir AT destekleyicisidir) tarafından görevlendirilmiş olan Yargıç John E. Jones baktı. Davada 21 gün boyunca iki tarafın tanıkları da dinlendi (davadaki tüm ifadelere buradan ulaşabilirsiniz). Dava sırasında ilginç bazı şeyler ortaya çıktı. “Of Pandas and People” kitabınının basılmadan önceki taslakları davada delil olarak sunuldu. Kitabın önceki taslak versiyonlarının adları şöyle:

  • Creation Biology (1983)
  • Biology and Creation (1986)
  • Biology and Origin (1987)
  • Of Pandas and People (1987, yaratılışçı versiyonu)
  • Of Pandas and People (1987, akıllı tasarım versiyonu)

Tüm bu kitaplar incelendiğinde çok ilginç bir şekilde ‘yaratılış’ ile ‘akıllı tasarım’, ‘akıllı yaratıcı’ ile ‘akıllı tasarımcı’, ‘yaratma’ ile ‘tasarlama’ kelimelerinin yer değiştirdiği görülüyor. En son basılan versiyonların ise tüm ‘yaratma’, ‘yaratıcı’ gibi direk olarak dini çağrıştıran kelimeler ‘tasarlama’ kelimesi ve türevleriyle değiştirilmiş olarak karşımıza çıkıyor (bununla ilgili dokümanlara buradan ve buradan ulaşabilirsiniz).

Henüz davanın sonucu belli olmadan 8 Kasım’da Dover okul kurulu seçimi yapıldı ve AT yanlıları kurula seçilemedi. Böylece kuruldaki 9 kişiden tamamı AT yanlısı olan 8′i değişti. Daha sonra 20 Aralık 2005′te Yargıç Jones kararını 139 sayfalık oldukça ayrıntılı bir metin olarak açıkladı (açıklamanın tam metnine buradan ulaşabilirsiniz).

Yargıç Jones’un kararındaki bazı önemli noktalar şöyle özetlenebilir (aşağıdakiler tam çeviri değildir):

  • Savunma tanıklarının itirazlarına rağmen AT dini bir argüman olarak tanımlanıyor.
  • Davadaki kanıtlar AT’nin yaratılışçılığın soyundan olduğunu göstermektedir.
  • Davada elde edilen kanıtlar ezici bir şekilde AT’nin dini bir görüş, yaratılışçılığın yeniden etiketlenmiş hali olduğu ama bilimsel bir teori olmadığını göstermektedir.
  • AT’nin bilim olup olmadığı sorusuyla da ilgilendik ve bilim olmadığı, kendini yaratılışçı yani dini seleflerinden ayıramadığı sonucuna vardık.

Akıllı Tasarımın Argümanları Nelerdir?

Aslında yukardaki bölüm tahminimden çok uzun sürdü. Zor da olsa AT’nin argümanlarına gelebildik. Bu bölümde AT’nin başka bir savunucusu olan Intelligent Design Network yönetim kurulu üyelerinden Mustafa Akyol’un sitesinde yazmış olduğu bir yazıdan alıntılar yaparak AT’nin argümanlarını anlatmaya çalışacağım:

[...] Pek çok bilim adamı, canlılığın sadece bu gibi amaçsız ve bilinçsiz faktörlerin ürünü olamayacağını, hayatın kökeninde “tasarlayıcı bir aklın” olduğunu savunuyorlar.

Bu anlayış son yıllarda yeni bir teoriyi de beraberinde getirdi: “Akıllı Tasarım” (Intelligent Design) teorisi. Time dergisinin 12 Ağustos 2005 sayısının da kapak konusunu oluşturan teori, halen ABD’de ateşli bir tartışmanın odak noktası. Bilim dünyasında Akıllı Tasarım’ı kabul edenlerin sayısı artarken, bazı eyatler de teoriyi ders kitaplarına Darwinizm’in alternatifi olarak koymayı tartışıyorlar.

Bu teori, 1990′lı yıllarda bir grup Amerikalı bilim adamı tarafından ortaya atıldı. Teorinin ilk büyük çıkışı, Pennsylvania’daki Lehigh Üniversitesi’nden biyokimya profesörü Michael J. Behe’nin “Darwin’in Kara Kutusu: Evrime Karşı Biyokimyasal Başkaldırı” adlı kitabı oldu. Behe, kitabında canlı hücresinin Darwin zamanında içeriği bilinmeyen bir “kara kutu” olduğunu, hücrenin detayları anlaşıldığında ise, burada çok kompleks bir “tasarım” bulunduğunun ortaya çıktığını anlatıyordu. Behe’ye göre, canlılardaki kompleks sistemlerin doğal seleksiyon ve mutasyonla, yani bilinçsiz mekanizmalarla ortaya çıkması imkansızdı ve bu durum hücrenin “bilinçli bir şekilde tasarlandığını” gösteriyordu.

[...] Akıllı tasarım teorisini savunanların en çok vurgu yaptıkları kavramlardan biri, “indirgenemez komplekslik” (irreducible complexity).

[...] Darwinizm canlıların kökenini iki bilinçsiz doğa mekanizması ile açıklıyor: Doğal seleksiyon ve rastlantısal değişiklikler (yani mutasyonlar). Darwinist teoriye göre, bu iki mekanizma, canlı hücresinin kompleks yapısını, kompleks canlıların vücut sistemlerini, gözleri, kulakları, kanatları, akciğerleri, yarasaların sonarını ve daha milyonlarca karmaşık tasarımlı sistemi meydana getirmiş durumda. Ancak son derece kompleks yapılara sahip olan bu sistemler, nasıl olur da iki bilinçsiz doğal etkenin ürünü sayılabilir? İşte bu noktada Darwinizm’in başvurduğu kavram, “indirgenebilirlik” kavramı. Teori, sözkonusu sistemlerin çok daha basit hale indirgenebileceklerini ve sonra da kademe kademe gelişmiş olabilecekleri iddia ediyor.

[...] Ancak Akıllı Tasarım teorisyenleri, bu klasik hikayede çok önemli bir yanılgı olduğunu savunuyorlar. Dikkat edilirse, Darwinist teori, bir noktadan bir başka noktaya (örneğin kanatsız canlıdan kanatlı canlıya) doğru giden aşamaların hepsinin tek tek “avantajlı” olmasını öngörüyor. A’dan Z’ye doğru gidecek bir evrim sürecinde, B, C, D… U, Ü, V ve Y gibi tüm “ara” kademelerin canlıya mutlaka avantaj sağlaması gerekiyor. Doğal seleksiyon ve mutasyonun bilinçli bir şekilde önceden hedef belirlemeleri mümkün olmadığına göre, tüm teori canlı sistemlerinin avantajlı küçük kademelere “indirgenebileceği” varsayımına dayanıyor.İşte Darwin bu nedenle “eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır” demişti.

Akıllı Tasarım teorisyenleri, işte bu noktayı vurguluyorlar ve 20. yüzyıl biliminin, Darwin zamanında yeterince bilinmeyen pek çok “indirgenemez kompleks” yapı ortaya çıkardığını belirtiyorlar. Michael Behe’nin kitabında indirgenemez kompleks sistemlere verdiği ilginç örneklerden biri, bakteri kamçısı.
“Kamçı” olarak Türkçe’ye çevrilen “flagella” isimli organ, bazı bakteriler tarafından sıvı bir ortamda hareket edebilmek için kullanılır. Organ, bakterinin hücre zarına tutturulmuştur ve canlı ritmik bir biçimde dalgalandırdığı bu kamçıyı bir palet gibi kullanarak dilediği yön ve hızda yüzebilir.

[...] Bakteri kamçısını kitabında detaylı olarak anlatan Michael J. Behe, sadece bu kompleks yapısının dahi, evrimi “yıkmak” için yeterli olduğunu savunmaktadır.(4) Çünkü kamçı hiç bir şekilde basite indirgenemeyecek bir yapıdadır. Kamçıyı oluşturan moleküler parçaların tek bir tanesi bile olmasa, kamçı çalışmaz ve dolayısıyla bakteriye hiç bir faydası olmaz. Bakteri kamçısının ilk var olduğu andan itibaren eksiksiz olması gerekmektedir. Bu gerçek karşısında evrim teorisinin “kademe kademe gelişim” modeli anlamsızlaşmaktadır.

[...] Peki bir yapının tasarım ürünü olduğu nasıl anlaşılıyor? William Dembski The Design Inference: Eliminating Chance through Small Probabilities (Dizayn Çıkarımı: Küçük Olasılıklar Yoluyla Şans Faktörünü Elimine Etmek) adlı kitabında bu soruyu cevaplıyor.(8)Dembski’ye göre, doğada var olup da doğal faktörlerle ortaya çıkma olasılığı aşırı derecede küçük olan yapılar, bilinçli bir tasarımın bilimsel kanıtını oluşturuyor. Örneğin fonksiyonel bir protein molekülünün, doğadaki 20 farklı aminoasitin rastlantısal biraraya gelmesiyle oluşma ihtimali, matematikte “imkansız”ın başladığı nokta sayılan 10 üzeri 50′de 1′den bile çok çok daha (trilyarlar kere trilyarlarca kat) küçük. Bu durum, proteinin rastlantısal bir sürecin ürünü olmadığını, “tasarlanmış” bir yapı olduğunu gösteriyor.

Daha kolay anlaşılır bir örnek ise şöyle: Balta girmemiş bir ormanda bir heykele rastlarsanız, bundan çıkardığınız sonuç ne olur? Doğal faktörlerin bu heykeli oluşturmuş olmaları ihtimali çok çok küçük olduğu (yani böyle bir alternatif “imkansız” olduğu) için, heykelin tasarlanmış olduğu sonucuna varırsınız. Akıllı Tasarım teorisyenleri, canlıların kompleks mekanizmalarının, bir ormanda bulunan heykelden çok daha açık birer “tasarım kanıtı” olduğunu savunuyorlar.

İşte AT argümanlarını yukardaki gibi özetlemek mümkün. Bu argümanlar bilim dünyasında çok önemli eleştiriler almaktadır. Özellikle Michael Behe’nin indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği yapıların aslında Behe’nin tanımladığı şekilde indirgenemez kompleks olmadıkları iddia ediliyor. İndirgenemez komplekslik ve indirgenemez kompleks olduğu iddia edilen bazı yapıların evrimi ile ilgili ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler için bazı linkler vermek istiyorum.

Bunların dışında genel olarak AT düşüncesini eleştiren yazıları incelemek isteyenler olabilir, onlar için de bazı linkler vermek istiyorum:

Bunlar şimdiye kadar yapılmış eleştirilerin ve verilen bilimsel yanıtların sadece ufak bir bölümü. Elbette AT savunucularının da bunlara verdikleri cevaplar ve dönüşünde aldıkları cevaplar var. İnternette bunların hepsine ulaşmak mümkün. Ama eğer bu yazıları ve bunlara verilen cevapları incelerseniz aslında karşı cevapların pek de içi dolu şeyler olmadığını görürsünüz.

Akıllı Tasarımı savunmak için ortaya koyulan argümanlara baktığımızda hep Darwinizme karşı eleştiri olduğunu görüyoruz. Yani sanki sadece Darwin’in ortaya koyduğu düşünceleri çürütebilmek için argüman üretiliyormuş gibi görünüyor. Bu özelliğiyle AT, Darwinizme karşı bir negatif argüman olarak karşımıza çıkıyor. Yani yaşamın veya canlı türlerinin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışmaktan çok Darwinizme dayalı evrimin yanlışlığını göstermeye çalışma amaçlı ortaya çıkmış gibi gözüküyor. Aslında canlıların nasıl ortaya çıktığı, tüm canlı türlerinin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışmak yerine çok karmaşık oldukları için ancak tasarlanmış olabileceklerini ve bu tasarım işini de akıllı tasarımcının yaptığını iddia ediyor. Ama bu tasarımcının tasarlama işini nasıl, ne zaman, niçin yaptığıyla ilgili hiçbir şey söylemiyor. Sadece canlılığın ve canlı türlerinin doğal olaylarla yani hiçbir doğaüstü gücün etkisi olmaksızın oluşamayacağını iddia ediyor. Ayrıca bu akıllı tasarımcının kim veya ne olduğuyla ilgili de hiçbir tez ileri sürmüyor. Ama hepimiz AT’yi savunan herkesin akıllı tasarımcı olarak “Tanrı”yı düşündüğünü biliyoruz.

Kısaca şunu söyleyebilirim: Akıllı Tasarım “neo-yaratılışçılık”tır. Yani yaratılışçılığın evrim geçirmiş halidir diyebiliriz. Mevcut çevre koşullarında “Tanrı yarattı” argümanı ile bilimsel platformda yaşayamayan yaratılışçılık yıllar içinde evrim geçirerek “akıllı tasarımcı tasarladı” argümanı ile karşımıza çıkmaya başladı. Ama buna rağmen, yazımın ortalarında anlatmış olduğum Pennsylvania’daki davada, dini görüşlere dayandığı gerekçesiyle yenilgi almış olması pek de başarılı olmadıklarını gösteriyor diye düşünüyorum. Ama bu konu burda kapanacak gibi durmuyor çünkü AT savunucuları pes edecek gibi gözükmüyor. Belki de bu hareket de evrim geçirerek yeni argümanlar üretir ve kendini geliştirir kim bilir. Herşeyi zaman gösterektir. İzleyelim ve görelim.

Mustafa Akyol ile Akıllı Tasarım ve ‘Darwinizm Canavarı’ üzerine

Kategori: Akıllı Tasarım, evrim, evrim teorisi — Da Vinci @ 8:25 pm

Mustafa Akyol, 4 Ocak 2006 tarihinde bir radyo kanalında “Akıllı Tasarım ve Evrim” başlıklı bir söyleşi programının konuğu oldu. Programın ses dosyasına buradan ulaşabilirsiniz.

Akıllı Tasarım üzerine

Mustafa Akyol’un bu programda söylediği bana ilginç gelen bazı şeyleri aktarmak ve kısaca yorumlamak istiyorum. Sayın Akyol programın başlarında bir yerde şöyle diyor:

Nasıl var olduğumuz sorusuna yaklaşırken 2 tarz cevap var. Biri yaratıcnın var olduğu, diğeri doğanın kendi süreçleri içinde yaşamın ortaya çıktığı yani bir yaratıcının var olmadığı. Tabi bunlardan biri ilahi dinlere uygun düşen bir açıklama diğeri ateizme uygun düşen bir açıklama. Akıllı tasarım teorisi ise aslında üçüncü bir cevap değil. Akıllı tasarım teorisi bir yaratıcının varolduğu, evrene müdahele ettiği, canlıları ve insanı var ettiği gibi bir sonuç çıkarıyor.

Burda Mustafa Akyol önemli bir hata yapıyor. İkinci seçeneği bir tanrının varolmadığı düşüncesiyle özdeşleştiriyor. Halbuki Evrim Teorisi, tanrının veya doğaüstü güçlerin varlığıyla ilgili hiçbir yorum yapmaz. Canlı türlerinin doğada doğal süreçler sonucu kendiliğinden oluştuğunu söyler ve bunun nasıl gerçekleştiğini açıklamaya çalışır. Hatta Evrim Teorisi yaşamın yani ilk canlının nasıl oluştuğuyla da ilgilenmez. Farklı canlı türlerinni nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışır. Yani Evrim Teorisi hiçbir şekilde bir tanrının varlığıyla ilgilenmez ve tanrının varolmadığı gibi bir sonuca varmaz. Ama Evrim Teorisi tüm canlı türlerinin doğal süreçler sonunda oluştuğunu savunduğu için haliyle ilahi dinlerdeki, Tanrı’nın fizyolojik anlamda bugünkü insanlardan (Homo sapiens veya Homo sapiens sapiens olarak tanımlanan tür) farklı olmayan ilk insanı bir anda yarattığı düşüncesine karşı çıkmış olur.

Sonuç olarak Evrim Teorisi tanrının varlığına karşı çıkmazken, Mustafa Beyin de belirttiği gibi Akıllı Tasarım tanrının varolduğu, evrene ve canlılara müdahele ettiği sonucuna varıyor.

Mustafa Akyol’un söylediklerine devam edelim:

[...]burda asıl mesele şudur: Yaşam yaratıldı mı yoksa tesadüflerle mi ortaya çıktı? Herkes kabul ederki Akıllı tasarım teorisinin en büyük kurucusu Phillip Johnson’dır ve o derki: Biz yaratılışçıyız. (”ama Dünyanın yaşı 5-10 bindir gibi İncil ve Tevrat’taki şeyleri savunan ve kanıtlamaya çalışan anlamda yaratılışçı değil” gibi bir açıklama ekliyor daha sonra)

Mustafa Beyin dediği gibi Akıllı Tasarım haketinin öncülerinden ve en önemli isimlerinden biri olan Phillip E. Johnson dindar bir Hristiyandır ve elbette yaratılışçıdır. Kendisi bir hukuk profesörü olup dini temelli görüşlere sahip olmasına rağmen, doğa bilimlerinin neredeyse tamamını içermesi gereken bir konuda öncülük yapıyor. Dini yönleri kuvvetli bilim adamlarını etrafında toplayarak bilimi dini inançlarına temel oluşturacak şekilde biçimlendirmeye çalışıyor. Gerçekten çok akıllı bir adam, öyle değil mi?

Mustafa Beyin söylediklerine devam edelim:

Zaten Amerika’da Akıllı tasarım teorisine karşı çıkan darwinistler de diyolar ki “bunlar aslında dini savunuyor yani bilimsel argümanları kullanarak”. Ve evet yani bunda da birşey yok çünkü dinin savunduğu bir kavramı savunuyor Akıllı tasarım teorisi.

[...] Akıllı tasarımın savunduğu görüş İslamiyet, Hristiyanlık ve Yahudiliğin en temel inancı: bir tanrının varlığı.

[...] Zaten tasarım argümanı gerek İslam gerekse Hristiyan ilahiyatında veya Yahudi ilahiyatında hep zaten Allah’ın (sanırım burda Tanrı demek istedi) varlığını ispatlamak için kullanılan en güçlü argüman olmuş. Onun için çok önemli bir argüman.

Mustafa Bey gerçekten de çok açık sözlü. Bunları Amerikada açık açık söyleyemiyorlar çünkü bu sözlerin davalarda aleyhlerine kullanılacağını ve Akıllı Tasarımın temelinde dini argümanlar barındırdığının tescillenerek bilim dışı sayılacağını ve okullarda okutulmasının süresiz olarak yasaklanacağını biliyorlar. Ama Mustafa Beyin böyle bir sorunu olmadığı için Türkiye’deki müslümanları Akıllı Tasarım hareketinin yanına çekebilmek için bunları gönül rahatlığıyla söyleyebiliyor.

Ayrıca konuşmada bir yerde prgoramı yapan kişi “Akıllı Tasarım teorisinde ‘yaratıcı’ terimi kullanılıyor mu” diye bir soru soruyor ve Mustafa Akyol “evet kullanılıyor” diye yanıt veriyor. Ama burda insanları yanlış yönlendiriyor çünkü “yaratıcı” terimi kullanılmıyor. Onun yerine “designer”, “intelligent designer” veya “intelligent agency” yani tasarımcı, akıllı tasarımcı veya akıllı acente (makan, merci) gibi terimler kullanılıyor ve “creator” yani yaratıcı terimi kullanılmaktan özenle kaçınılıyor.

Mustafa Bey’den bir alıntı daha:

[...] bunu hep söylerler aslında “Darwinizm ile din çatışmaz” yani bu Darwinistlerin sık kullandığı birşeydir ki biraz teoriye olan tepkiyi yumuşatmak için… Bunu söylerler fakat biraz durum değişince dine karşı bir takım argümanlar ileri sürmeye başlarlar.

Bunun cevabını aslında ilk alıntıyla ilgili yorumumda bulabilirsiniz. “Evrim din ile çatışmaz” demek bence doğru olmaz. Özellikle de ilahi dinler olarak bilinen dinler yani İslamiyet, Hristiyanlık ve Musevilik, ilk insanın Tanrı tarafından bir anda yaratıldığını savunduğu için Evrim Teorisi ile çelişmektedir. Ama daha öncede söylediğim gibi doğaya ve canlılara müdahele etmeyen bir Tanrı kavramı Evrim Teorisi ile çelişmez.

‘Darwinizm Canavarı’ üzerine

Programın ikinci yarısından itibaren söyleşi daha çok materyalizm ve darwinizmin zararları ve ortaya çıkardığı sonuçlar üzerine oldu. Mustafa Akyol bu konularda, söyleşinni daha önceki dakikalarında Akıllı Tasarımı savunduğu için kendini eleştirdiğini ve bunun sebebini anlayamadığını söylediği Harun Yahya’nın görüşlerine yakın ve biraz popülist görüşler ortaya koydu. Şimdi bunların bazılarına bakalım:

Son 150 yıldır darwinizmin dünyada ne gibi etkiler oluştuduğuna bakarsanız ciddi siyasi, sosyal etkileri var. Çeşitli siyasi ideolojiler bundan beslenmiş. Bunlardan bir tanesi Nazizmdir… Hitler biyolojik ırkçı fikre inanıyordu ve ırklar arası çatışmaya inanıyordu. Bunun aslında çözümlediğinizde Darwin’e gittiğini görüyorsunuz… Darwin’in en ateşli savunucusu olan Ernst Haeckel Almanya’da aynı zaman Nazi ideolojisinin önemli bir kuramcısı… Aynı şekilde vahşi kapitalizm diyebileceğimiz sistemin yani hiçbir şekilde fakir ve yardıma muhtaç insanlara herhangi bir merhameti yanlış gören tür kapitalist anlayışın Darwinizme dayandığını görüyorsunuz. İşte savaşları, I. Dünya Savaşını çıkaran çeşitli …. (burda sunucu araya girerek ‘emperyalizmin de aslında öyle’ dediği için tam anlaşılmıyor), emperyalizm de aynı şekilde…

İşte bu bölümde Mustafa Akyol’un yaratmış olduğu “Darwinizm Canavarı”nı görebiliyoruz. Nazizmin darwinizmden beslendiğini söylüyor ama burda asıl Sosyal Darwinizm denilen bir hareketten bahsediyor. Nazizm ideolojisinin elementleri arasında ırkçılık ve Sosyal Darwinizm vardı. Peki ırkçılık ve Sosyal Darwinizm ile Darwinizmin veya daha genel anlamda Evrim Teorisinin bir ilişkisi var mıdır? Kesinlikle yoktur, ilişki olduğunu iddia edenler bence konular hakkında yeterli bilgisi olmayanlar. Darwin ırk kelimesini bir tür içindeki sınırlı genetik varyasyonları belirtmek için kullnıyor. Darwin’in yaşadığı dönemi ve yeri düşünelim. Kölelik ve Avrupalı olmayanları aşağı görmek en doğal şey. Darwin böyle bir ortamda yetişmiş ve yaşamış olmasına rağmen köleliğe karşı itirazlarda bulunduğu bilinmektedir. Mesela Darwin’in yaşadığı dönemlerde yaşamış olan önemli bir yaratılışçı olan Louise Agassiz Avrupalı olmayanları aşağı ırk olarak görüyor ve siyahların insan türünden olmadığını savunuyordu. Darwin ise hem köleliğe karşı çıkışı hem de tüm insanların aynı ortak atadan türediğini savunmasıyla yaşadığı dönemde çok ileri ve önemli bir yer teşkil ediyordu. Evrim Teorisindeki tüm insanların aynı atadan türediği ve hepsinin aynı canlı türü olduğu aralarında küçük sayılabilecek genetik varyasyonlar olduğu düşüncelerinin ırkçılık ve Sosyal Darwinizm denilen düşüncenin argümanlarına uymamaktadır.

Ernst Haeckel’in Nazizmin önemli bir kuramcısı olduğuna dair sözleri ise tamamen gerçek dışı ve hayalcidir. Ernst Haeckel 1834-1919 yılları arasında yaşamıştır Nazizmin kuramcısı olması mümkün değildir. Belki Ernst Haeckel’in düşünceleri Nazizmin temeli oluşturan düşüncelere dayanak sağlamıştır ve Naziler de bunu kullanmıştır denilebilir ama yine de bu bile pek gerçekçi olmaz. Çünkü Ernst Haeckel tüm insanların ortak bir kökene sahip olduğunu düşünüyordu. Aynı zamanda güçlü olanın yaşamına devam edeceği şeklindeki görüşü kabul etmiyor ve Darwin’in düşüncesindense Lamarck’ın kazanılan özelliklerin aktarıldığı şeklindeki görüşünü destekliyordu. Yani aslında Ernst Haeckel için Darwinist demek doğru olmaz ama evrimciydi ve evrim düşüncesini savunuyoru demek doğru olur. Evrim düşüncesinin de neden ırkçılıkla çeliştiğini yukarda açıklamaya çalıştım.

Daha sonra Mustafa Bey’in vahşi kapitalizmden, emperyalizme ve I. Dünya Savaşına kadar insanlık tarihinde kötü ne varsa bunları bir şekilde Darwin’e bağlaması beni şaşırttı. Bir ara II. Dünya Savaşı, atom bombası, Soğuk Savaş, AIDS gibi konuları da Darwin ile ilişkilendirmesinden korktum ama neyseki bu konulara girmeye fırsatı kalmadı ve program bitti.

Aslında 71 dakikalık konuşma içinde değinilebilecek daha pek çok şey vardı ama ben bunları seçebildim içlerinden. Daha fazlası için yazımın başında ses dosyasının linkini vermiştim, o dosyayı bilgisayarınıza indirerek tüm konuşmaları dinleyebilirsiniz.

Yaratılışçı yalanlara cevaplar 3

Kategori: Harun Yahya, evrim, evrim teorisi, yaratılış — Da Vinci @ 6:28 pm

Bu yazımda Harun Yahya’nın 20 Soruda Evrim Teorisinin Çöküşü kitabının İnsana ait bulgular ne kadar eskiye gider? Bu bulgular neden evrimi desteklemez? başlıklı 3. bölümünü inceleyeceğim. Yazar tüm kitap boyunca yaptığı gibi bu bölümde de birçok bilim dışı görüşü gerçekmiş gibi anlatıyor. Ben de bu yazımda bu yanlışları tek tek gözler önüne serip bu konulardaki bilim dünyasındaki hakim görüşleri sizlerle paylaşacağım. Ama daha önce sizlerin, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Fizik ve Paleoantropoloji Bölümünden Prof. Dr. İzzet Duyar’ın 1999 yılında Bilim ve Ütopya Dergisinin 60. sayısında (s. 40-45, 1999) yayımlanan İnsan Evrimi ve Yaratılışçılık başlıklı makalesini okumanızı öneririm. Prof. Dr. İzzet Duyar makalesinde Evrim Aldatmacası kitabındaki birçok bilim dışı noktaya değiniyor ve özellikle de insan evrimi konusunda kitaptaki yanlışları ve yaratılışçıların tutarsızlıklarını gözler önüne seriyor.  Şimdi 3. bölümün incelemesine başlayabiliriz. Hemen alıntı yaparak başlıyorum. Yazar şöyle demiş:

İnsanın yeryüzündeki varoluş zamanıyla ilgili sorunun cevabını bulmak için fosil kayıtlarına başvurmak gerekir. Fosil kayıtları insanla ilgili bulguların milyonlarca yıl öncesine uzandığını göstermektedir. Bu bulgular iskelet ve kafatası parçaları ve çeşitli dönemlerde yaşamış insanlara ait kalıntılardan oluşmaktadır. İnsana ait kalıntıların en eskisi, ünlü fosil bilimci Mary Leakey tarafından 1977 yılında Tanzanya’nın Laetoli bölgesinde bulunmuş “ayak izleri” dir.

Bu kalıntılar bilim dünyasında büyük yankı uyandırmıştı. Yapılan çalışmalar bu ayak izlerinin, 3.6 milyon yıllık bir tabakada yer aldığını gösteriyordu. İzleri inceleyen Russell Tuttle şunları yazmıştı:

Bu izler, çıplak ayaklı bir Homo sapiens (insan) tarafından bırakılmış olmalıdır. Yapılan tüm morfolojik incelemeler, bu izleri bırakan canlının ayağının, modern insanlarınkilerden farklı olmadığını göstermektedir.

Yapılan araştırmalarla, ayak izlerinin sahipleri de tanımlanabildi. 10 yaşında modern bir insanın 20 tane ve daha küçük bir insanın 27 tane fosilleşmiş ayak izi mevcuttu. Mary Leakey’in bulduğu izleri inceleyen Don Johanson ve Tim White gibi ünlü paleoantropologlar da bu sonucu teyidettiler. White bu fikrini şu sözlerle açıklıyordu:

Hiç kuşkunuz olmasın… Bunlar günümüz insanının ayak izlerinden tamamen farksız. Eğer bu izler bugün bir California plajında olsalardı ve bir çocuğa bunların ne olduğu sorulsaydı, hiç tereddüt etmeden burada bir insanın yürüdüğünü söylerdi. Bunları, kumsalda yer alan diğer yüzlerce insan ayak izinden ayırt edemezdi. Dahası siz de ayırt edemezdiniz.

İlk olarak Laetoli ayak izleri 1978 yılında Paul Abell ve arkadaşları tarafından bulunmuştur. Kitapta bunun gibi basit bir bilgi bile yanlış verilirken diğer bilgilerin doğru olabileceğini düşünmek ne kadar akıllıca olur? Bunu sizin takdirinize bırakıyorum.

Şimdi gelelim burdaki yanlışlara. Bu ayak izlerinin Australopithecus afarensis‘e ait olamayacağını düşünen nadir bilim adamlarından biri Russell Tuttle’dır. Russell Tuttle, bu ayak izlerinin modern insanınkine çok benzediğini bunun için bu izlerin Australopithecus veya Homo cinslerinin başka bir türüne ait olabileceğini söylemektedir (1). Yani Homo sapiens‘e (modern insan) ait olduğunu söylememektedir. Ayrıca Donald Johanson ve Tim White, yazarın dediği gibi bu ayak izlerinin modern insana ait olduğu yönündeki görüşe katılmamaktadır. Donald Johanson, daha önce Hadar’da bulunmuş olan fosile göre A. afarensis‘in iki ayak üzerinde dik olarak yürümesi gerektiğini ve izlerin büyüklükleri de karşılaştırıldığında birbiriyle mükemmel bir şekilde uyuştuklarını söylemektedir (2). Tim White ise kitaptaki alıntının devamında bu ayak izlerine göre A. afarensis‘in iki ayak üzerinde ve modern insan gibi yürüyebildiği ve zaten Owen Lovejoy’un Hadar fosillerinde (Lucy takma adlı ünlü fosil) yaptığı incelemelerle daha önceden bu sonuca vardığını söylüyor (3). (Ayak izlerinin bir resmine burdan ulaşabilirsiniz.) Ronald Clarke ise bu ayak izlerinin Australopithecus cinsine ait bir türün fosili olan Stw 573 fosilininkine çok benzer olduğunu, bu sebeple izlerin Australopithecus cinsinden bir türe ait olduğunu söylemektedir (4). Ayrıca ünlü paleontolog ve arkeolog Richard Leakey, A. afarensis‘in hiç şüphesiz iki ayak üzerinde dik olarak yürüyebildiğini söylemektedir (5).

Ama sonuç olarak ortada kesin bir bilgi yoktur. Kimse bu izlerin kesin olarak hangi türe ait olduğunu söyleyemiyor. Eldeki verilere göre tahmin yapıyorlar ama kimse Harun Yahya’nın sunduğu gibi bunların modern insana ait olduğunu söylemiyor. Zaten kimse sadece ayak izine bakarak bunu söyleyemez.

Yazar daha sonra biraz daha ileri gidiyor ve Australopithecus afarensis için şöyle diyor: “Evrimcilerin yarı insan-yarı maymun olarak göstermeye çalıştıkları, gerçekte soyu tükenmiş bir maymun türü.” Yani yazar, A. afarensis‘in bir maymun türü olduğunu söylüyor. Bilimsel gerçekler heralde ancak bu kadar çarpıtılabilirdi. Aslında Harun Yahya’ya bu konuda gerekli cevabı yazımın başında linkini verdiğim makalesinde Prof. Dr. İzzet Duyar çok açık bir şekilde veriyor:

Önce Australopithecus’ları ele alalım. Yazarımıza göre bu canlının insan sayılmaması için en önemli gerekçe dik yürüyememesi ve insandan çok maymunlara benzemesidir (s. 41): “ …uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok özellik, bu canlıların günümüz maymunlarından daha değişik olmadıklarını gösteren delillerdir.”

Yazarımızın Australopihecus’lar konusunda ne denli tutarsız görüşler ileri sürdüğünü anlamak için tek bir örnek bile yeterli olacaktır. Aşağıda çizimi görülen leğen ve uyluk kemikleri –bu yapılar dik yürümenin en önemli göstergeleri arasında yer alırlar– soldan sağa doğru insan, Australopithecus (afarensis) ve kuyruksuz büyük maymuna (ape) aittir (2). Okuyucu, şekillere bakarak, ortadaki resmin bir insana mı yoksa bir kuyruksuz büyük maymuna mı yakın özellikler gösterdiğini rahatlıkla anlayacaktır. Harun Yahya’ya göre ortadaki resim bir insana (ya da insan çizgisindeki bir canlıya) ait değil, bir maymuna aittir!

Yazarımızın Australopihecus’lar konusunda ne denli tutarsız görüşler ileri sürdüğünü anlamak için tek bir örnek bile yeterli olacaktır. Aşağıda çizimi görülen leğen ve uyluk kemikleri -bu yapılar dik yürümenin en önemli göstergeleri arasında yer alırlar- soldan sağa doğru insan, Australopithecus (afarensis) ve kuyruksuz büyük maymuna (ape) aittir (2). Okuyucu, şekillere bakarak, ortadaki resmin bir insana mı yoksa bir kuyruksuz büyük maymuna mı yakın özellikler gösterdiğini rahatlıkla anlayacaktır. Harun Yahya’ya göre ortadaki resim bir insana (ya da insan çizgisindeki bir canlıya) ait değil, bir maymuna aittir!
Sanırım herşey açıkça görülüyor. Yazar kafasına göre hiçbir bilimsel kaynağa dayanmadan A. afarensis‘in bir maymun olduğunu söylüyor. Yazısında bunu destekleyecek tek bir kaynak vermiyor. A. afarensis ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için burayı incelemenizi öneririm. Daha da fazla bilgi için internette ufak bir arama ile çok daha fazla bilgiye ulaşabilirsiniz.

İncelemeye devam ediyoruz. Harun Yahya şöyle yazmış:

İnsanla ilgili bulunan en eski ve en eksiksiz fosillerden biri de KNM-WT 15000 veya diğer adıyla “Turkana Çocuğu” iskeletidir. 1.6 milyon yıllık bu fosili evrimci Donald Johanson şöyle tarif eder:

Uzun ve zayıftı. Vücut şekli ve uzuvlarının oranları bugünkü Ekvator Afrikalıları’nınkiyle aynıydı. Uzuvlarının ölçüleri, bugün yetişkin beyaz Kuzey Amerikalılarla tamamen uyuşuyordu.

Yapılan araştırmalar fosilin 12 yaşında bir çocuğa ait olduğunu ve büyüyebilmiş olsaydı 1.83 m. boyuna ulaşabileceğini göstermiştir. ABD’li paleoantropolog Alan Parker “sıradan bir patoloğun bu çocuğun iskeletiyle, günümüz insanına ait bir iskeleti birbirinden ayırmasının çok güç olduğunu” söyler.

Turkana Çocuğu‘nun beyin hacmi 880 cc idi ve erişkinliğe ulaştığında 910 cc olacaktı. Modern insanda ise 900 cc beyin hacmi 3-4 yaşında ve 15 kg ağırlığında bir çocukta görülecek düzeydedir. Modern insanın ortalama beyin hacmi 1350-1400 cc civarındadır ve çok büyük bir çoğunluğunun beyin hacmi 1000-1800 cc arasında değişir. Turkana Çocuğu, Homo erectus (veya Homo ergaster) türüne dahil olarak düşünülmektedir. Bulunan Homo erectus fosillerinin kafatası hacimlerine bakıldığında 750-1225 cc arasında değiştiği ve ilk dönemleri için ortalama 900 cc, ileriki dönemler için ise ortalama 1100 cc beyin hacmine sahiptir (5). Bu değerlere bakıldığında Homo sapiens ile Turkana Çocuğu‘nun da içinde olduğu Homo erectus kafatası yapısı ve beyin hacmi konusunda belirgin olarak farklılık göstermektedir. Turkana Çocuğu‘nun beyin hacmine bakıldığında modern insan olduğu yani Homo sapiens türünden olduğunu iddia etmek mümkün değildir çünkü beyin hacmi modern insanın uç sınırlarının bile dışındadır ve anatomik olarak belirgin şekilde farklı bir kafatasına sahiptir (kafatası resmi için buraya bakabilirsiniz). Ayrıca Turkana Çocuğu‘nun H. sapiens‘ten tek farkı kafatası değildir. İskelet yapısının (kafatası dışında) modern insan ile büyük benzerlik gösterdiği doğrudur ama bazı küçük farklılıklar vardır. Bunların en önemlisi omurgadaki sinir ağlarının geçtiği boşluğun modern insandakinin yarısı kadar olmasıdır ve buna göre H. erectus‘un konuşmayla ilgili eksikleri olduğunu ve modern insan gibi akıcı konuşamadığı düşünülmektedir (6). Yine modern insandan farklı olarak ileri doğru çıkık bir çenesi ve azıdişleri yoktu.

Harun Yahya’nın, Turkana Çocuğu ve Homo erectus ile ilgili bilim dışı yaklaşımına değindikten sonra sıradaki iddialarını incelemeye devam edelim. Yazar şöyle demiş:

İnsanla ilgili bulunan kalıntılardan en çok yankı getirenlerden biri de 1995 yılında İspanya’da bulunan bir fosildi. İspanya’nın Atapuerca bölgesindeki Gran Dolina mağarasında yapılan araştırmalarda ortaya çıkarılan 800 bin yıllık fosil 11 yaşında bir insana aitti ve onu bulan araştırmacıları şaşırtmıştı. Madrid Üniversitesi’nden üç İspanyol paleoantropologdan oluşan araştırma ekibinin başı Arsuaga Ferreras şunları söylüyordu:

Büyük, geniş, şişkin, yani anlayacağınız ilkel bir şeyle karşılaşmayı umuyorduk. 800.000 yıl yaşındaki bir çocuktan beklentimiz, Turkana Çocuğu gibi bir şey olmasıydı. Ama bizim bulduğumuz bütünüyle modern bir yüzdü… Bunlar sizi sarsan türden şeyler: Fosil bulmak değil, tamam fosil bulmak da beklenmedik ve güzel bir olay. Fakat en etkileyici olanı bugüne ait olduğunu düşündüğünüz bir şeyi geçmişte bulmanız. Bu bir anlamda, Gran Dolina’da kasetçalar bulmak gibi bir şey. Böyle bir şey çok şaşırtıcı olurdu elbette. Alt Pleistosen tabakalarında teypler, kasetler bulmayı beklemiyoruz, ancak 800 bin yıllık “modern” bir yüz bulmak da bunun gibi bir şey. Onu gördüğümüzde çok şaşırmıştık.

Görüldüğü gibi fosil bulguları, “insanın evrimi” iddiasını yalanlamaktadır. Bu iddia bazı medya kuruluşları tarafından topluma sanki ispatlanmış bir gerçek gibi sunulur, oysa ortada sadece hayali teoriler vardır. Nitekim evrimci bilim adamları da bu gerçeği kabul etmekte ve “insanın evrimi” iddiasının bilimsel delillerden yoksun olduğunu itiraf etmektedirler.

Burada bahsi geçen canlı Homo antecessor‘dur yani yazarın düşündüğü gibi H. sapiens (modern insan) değildir. İspanya’nın Atapuerca bölgesinde bulunan fosillere göre H. antecessor‘un orta surat bölümü modern olmasına rağmen, dişleri (üç köklü azı dişleri vardır) ve alnı (kaş bölgesindeki kemik çift kemerlidir) daha ilkel olarak görülmektedir. Ortalama beyin hacimlerinin ise 1000-1100 cc civarında olduğu düşünülmektedir yani H. sapiens‘e göre belirgin bir fark vardır. Ayrıca bulunan fosiller erişkinliğe ulaşmamış bir çocuğa ait olduğu için bu türün anatomik özellikleriyle ilgili kesin bilgiler yoktur bu sebeple bazı bilim adamları bunun başka bir türe (özellikle Homo heidelbergensis türüne) ait olabileceğini düşünmektedir. Bazı bilim adamları ise Homo heidelbergensis‘in direk atası olabileceğini düşünmektedir. Ama kimse bunun bir modern insan olduğunu iddia etmemektedir. Ne bunu gösteren bilimsel bir veri vardır ne de bu veriye dayanarak bunun bir modern insan olduğunu iddia eden bilim adamı vardır.
Yani yazarın iddia ettiği gibi bu fosiller insanın evrimini yalanlamaktan çok uzaktadır. Türler arasındaki belirgin farlılıklar göze çarpmaktadır. İşlerine geldiği zaman “hani nerde bu geçiş fosilleri” diyen yaratılışçılar bu tip ufak farklılıklara sahip farklı türleri görünce, insana daha yakın olanlara modern insan, kuyruksuz büyük maymunlara (Hominidae [the great apes] ailesi: insan, şempanze, goril ve orangutanları içine alan primat ailesi) daha yakın olanlara ise maymundur diyerek işin içinden çıkmaya çalışmaktadır.

Kitaptaki bilim dışı iddiaları incelemeye devam edelim. Yazar şöyle demiş:

Elde edilen her yeni fosil bulgusu -bazı ciddiyetsiz gazetelerde “Evrimin Kayıp Halkası Bulundu” gibi uydurma başlıklarla aktarılsa dahi- evrimcileri daha da fazla çıkmaza sokmaktadır. 2001 yılında bulunan ve Kenyanthropus platyops adı verilen kafatası fosili bunun son örneğidir. George Washington Üniversitesi Antropoloji bölümünden evrimci paleontolog Daniel E. Lieberman, Nature dergisinde yazdığı makalesinde, Kenyanthropus platyops hakkında şu yorumu yapmıştır:

“İnsanın evrim tarihi çok karmaşıktır ve çözümlenmemiştir. Şimdi 3.5 milyon yıllıkbaşka bir türün bulunması ile durum daha da karışacak gibi görünüyor… Kenyanthropus platyops’un yapısı genel olarak insanın evrimi ve türlerin davranışı konuları hakkında birçok soruyu beraberinde getiriyor. Örneğin neden alışılmışın dışında olarak, küçük bir çene dişine ve öne doğru kavisli çene kemiği olan büyük düz bir yüze aynı anda sahip? Büyük yüzü ve benzer şekilde yerleştirilmiş çene kemiği olan tüm diğer insanımsı türlerin büyük bir dişi var. K. Platyops’in önümüzdeki birkaç yıl içindeki en başlıca rolünün, birlikleri bozucu ve insanımsılar arasındaki evrimsel ilişkinin araştırmalarında karşılaşılan kargaşayı vurgulayıcı bir rolü olacağını düşünüyorum.”

Bu 1999 yılında bulunmuş, fosil adı KNM-WT 40000 olan ve Kenyanthropus platyops yani “Kenya’nın düz suratlı adamı” olarak adlandırılan bir türdür (fosilin resmine burdan bakabilirsiniz). Aslında bunun farklı bir tür olduğu konusunda bilim adamları arasında bir anlaşma yoktur. Bazıları beyin hacimleri yakın olan Australopithecus cinsine dahil ederken bazıları Homo rudolfensis ve Homo habilis ile önemli benzerlikler taşıdığını ileri sürmektedir. Tim White ise kafatasının şiddetli şekilde bozulduğunu onun için güvenilir bir değerlendirme yapılamayacağını ama bunun ancak A. afarensis‘in Kenyalı versiyonu olabileceğini söylemektedir (7). Zaten eldeki tek fosilin resmine bakarsanız aşırı derecede bozulmuş bir kafatası olduğunu görürsünüz. Sadece bu kafatasına dayanarak kesin yargılara varılması pek mümkün gözükmüyor. Onun için bilim adamları arasında bu fosil konusunda önemli görüş ayrılıkları mevcuttur. Daha kesin bilgi için yeni fosillerin bulunması gerekmetedir. Yani ortada evrim teorisini veya insanın evrimiyle ilgili düşünceleri çürüten veya bunlara zarar veren bir olgu yoktur. Zaten daha yeni bir tür mü yoksa eskiden bilinen bir türe mi ait olduğu konusunda görüş birliğine varılmamış sadece tek bir şiddetli derecede bozulmuş kafatasının böyle birşeye neden olacağını düşünmek pek mümkün değildir.

Şimdi de yazarın bu bölümün en sonunda yazdıklarına bakalım:

İnsanla ilgili burada bazı örneklerini saydığımız bulgular çok önemli gerçekleri ortaya koymuştur. Öncelikle de evrimcilerin insanın atasının maymunsu canlılar olduğu şeklindeki iddialarının ne kadar büyük bir hayal ürünü olduğu bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Çünkü anlaşılmıştır ki insan, yeryüzünde evrimcilerin “insanın atası” olarak gösterdikleri maymun türlerinden çok daha önce ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu maymun türlerinin insanın atası olmaları söz konusu değildir.

Sonuç olarak fosil kayıtları bize insanın bundan milyonlarca yıl önce de aynı bugünkü şekliyle var olduğunu ve hiçbir şekilde evrim geçirmeden bugüne kadar geldiğini göstermiştir. Bu noktada evrim savunucularının, eğer gerçekten bilimsel ve dürüst olduklarını iddia ediyorlarsa, ellerindeki hayali maymun-insan sıralamalarını çöpe atmaları gerekmektedir. Bu hayali soyağaçlarını terk etmemeleri evrimin bilim adına savunulan bir teori değil, bilimsel gerçeklere rağmen yaşatılmaya çalışılan bir dogma olduğunu bir kez daha göstermektedir.

Yukarda teker teker açıkladığım gibi yazar, modern insandan önemli farklılıkları olan farklı türleri modern insan olarak değerlendiriyor. Eğer bir tür kuyruksuz büyük maymunlardan daha çok insana benziyorsa insan, insandan çok kuyruksuz büyük maymunlara benziyorsa maymun olduğunu söylüyor. Geçiş türlerini görmezden geliyor. Ama işine geldiğinde de “hani nerde bu Darwin’in bahsettiği geçiş türleri” diyerek kendine göre Evrim Teorisi’ni çürütüyor.

Fosil kayıtlarına göre insanların bugünkü şekliyle milyonlarca yıl önce görüldüğünü ve hiç değişmediğini söylerken tamamen bilimsel verilerin tersini söylüyor. Bulunmuş en eski Homo sapiens fosilleri 195.000 yıllıktır (8). Yazı boyunca açıklamaya çalıştığım gibi yazarın modern insandan farksız olduğunu söylediği fosiller aslında farklı türlere aittir. Bazıları modern insandan önemli farklılıklara sahipken bazıları görece daha küçük farklılıklara sahiptir. Yazar, bu farklılıkların hepsini birden yok sayarak tüm fosillerin bugünkü insanlardan farksız olduğunu hiçbir bilimsel temele dayanmadan iddia ediyor.

Görüldüğü gibi yaratılışçıların, insanın evrimine ilişkin fosillerin evrimin olmadığını gösterdiği iddiası bilimsel gerçekleri yansıtmaktan çok uzaktır.

Böylece bu bölümün de incelemesi bitmiş oldu.

Kitabın diğer bölümlerinin incelemelerinde buluşmak üzere hoşçakalın.

Kaynakça:
1. Tuttle R.H. (1990). The pitted pattern of Laetoli feet. Natural History, (March 1990)61-4.
2. Johanson D.C. and Edgar B. (1996). From Lucy to language. New York: Simon and Schuster.
3. Johanson D.C. and Edey M.A. (1981). Lucy: the beginnings of humankind. New York: Simon and Schuster.
4. Clarke R.J. (1999). Discovery of the complete arm and hand of the 3.3 million-year-old Australopithecus skeleton from Sterkfontein. South African Journal of Science, 95:477-80.
5. Leakey R.E. (1994). The origin of humankind. New York: BasicBooks.
6. Walker A.C. and Shipman P. (1996): The wisdom of the bones. New York: Alfred E. Knopf.
7. White T.D. (2003). Early hominids - diversity or distortion? Science, 299:1994-7.
8. McDougall I, Brown FH, Fleagle JG. (2005). Stratigraphic placement and age of modern humans from Kibish, Ethiopia. Nature. 433(7027):733-6.

Genel Kaynaklar:
- Jim Foley, Fossil Hominids
- Steven Heslip, Hominid Fossils
- Wikipedia, The Free Encyclopedia.

Yaratılışçı yalanlara cevaplar 2

Kategori: Harun Yahya, evrim, evrim teorisi, yaratılış — Da Vinci @ 5:27 pm

Harun Yahya’nın 20 Soruda Evrim Teorisinin Çöküşü kitabını incelemeye devam ediyorum. Bu yazımda kitabın 2. bölümündeki birçok yanlışa değineceğim. Sözü uzatmadan hemen kitaptan alıntı yapmaya başlıyorum. Bölümün adı Evrim Teorisinin çürütülmesi Yaratılışın doğruluğunu nasıl gösterir?. Bölümün hemen başında HY şöyle demiş:

Canlılığın yeryüzünde nasıl ortaya çıktığı sorusunu sorduğumuzda, karşımıza iki farklı cevap çıkar:

“- Bu cevaplardan birincisi, canlıların evrim yoluyla ortaya çıktıklarıdır. Bu iddiayı savunan evrim teorisine göre canlılık tesadüflerle ortaya çıkan bir ilk hücreyle başlamıştır. Bu canlı hücre de yine tesadüfler sonucunda gelişip evrimleşmiş ve çeşitlenerek dünya üzerindeki milyonlarca farklı türü oluşturmuştur.

- İkinci cevap ise ‘Yaratılış’tır: Bütün canlılar tüm evrene hakim olan bir Yaratıcı’nın yaratmasıyla var olmuşlardır. Hiçbir şekilde tesadüfle meydana gelmesi mümkün olmayan canlılık ve milyonlarca canlı türü, ilk yaratıldıklarında da bugünkü gibi eksiksiz, kusursuz ve üstün bir tasarıma sahiplerdi. En basit gibi görünen canlı türlerinin dahi, kendi kendine, doğal şartlarla ve rastlantılarla oluşamayacak derecede kompleks yapı ve sistemlere sahip olması, bunun açık bir kanıtıdır.

Bu iki seçenek dışında, canlılığın nasıl ortaya çıktığı konusunda bugün ortaya konabilecek üçüncü bir iddia, bir teori hatta herhangi bir varsayım bile yoktur. Mantık kurallarına göre cevabı iki seçenekli bir sorunun cevap seçeneklerinden birinin kesin yanlış olduğu ortaya konursa, diğer seçeneğin kesin doğru olduğu da anlaşılır. En temel mantık kurallarından biri olan bu kurala “ayrık çıkarım” (modus tolendo ponens) adı verilir.

Yani eğer yeryüzündeki canlı türlerinin, evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüflerle evrimleşerek ortaya çıkmadığı ispatlanırsa, bu durum canlıların bir Yaratıcı tarafından yaratıldıklarını kesin olarak ispatlar. Evrim teorisini savunan bilim adamları da “üçüncü bir alternatif” olmadığını kabul ederler. Bunlardan biri olan Douglas Futuyma bunu şu sözleriyle ifade etmektedir:

Canlılar dünya üzerinde ya tamamen mükemmel ve eksiksiz bir biçimde ortaya çıkmışlardır ya da kendilerinden önce var olan bazı canlı türlerinden evrimleşerek meydana gelmişlerdir. Eğer eksiksiz ve mükemmel biçimde ortaya çıkmışlarsa, o halde üstün bir akıl tarafından yaratılmış olmaları gerekir. ”

Burda yazılanların neredeyse tamamı yanlış diyebilirim. Sadece yaratılışın tanımını yaparken kullandığı “bütün canlılar tüm evrene hakim olan bir Yaratıcı’nın yaratmasıyla var olmuşlardır” cümlesi doğru gibi gözüküyor. Diğerlerinin tamamı yanlış. Neden yanlış olduklarını da açıklayacağım. İlk olarak Harun Yahya’nın dediği gibi yeryüzünde yaşamın, canlılığın ortaya çıkışını açıklayan iki cevap yoktur. Sadece cansız maddelerin canlılığı oluşturduğunu açıklamaya çalışan farklı birçok hipotez vardır. Eğer bunların tamamını tek bir görüş olarak abiyogenez başlığı altında toplasak bile toplam cevap sayısı iki olmaz. Çünkü abiyogenez ve yaratılış dışında panspermia (veya ekzogenez) ve yönlendirilmiş panspermia diye iki görüş daha vardır. Panspermia yaşamın uzayda bir yerde ortaya çıkıp daha sonra Dünya’ya gelmiş olduğunu ve yeryüzünde yaşamın böyle başlamış olduğunu ileri sürerken, yönlendirilmiş panspermia dünya dışı gelişmiş bir medeniyetin yeryüzündeki yaşamın başlamasına sebep olduğunu ileri sürmektedir.

Yani Harun Yahya’nın söylediği gibi ortada ne iki cevap var ne de bu iki cevaptan biri evrim teorisi. Harun Yahya evrim teorisinin yaşamın başlangıcıyla ilgili birşeyler söylediğini sandığı için veya okuyucularının böyle düşünmesini istediği için hep aynı yanlışı yapıp duruyor. Zaten bir önceki yazımda da bu konuya değinmiştim.

Harun Yahya daha sonra mantık kurallarından bahsetmeye başlamış ve çok fena şekilde çuvallamış. Cevabı iki seçenekli bir soru olduğunu söylüyor ama yukarda da anlattığım gibi sorunun sadece iki cevabı yok. İki cevabı bile olsa bu, iki cevaptan birinin kesin doğru olduğu anlamına gelmez. Bir sorunun cevabı olarak ortaya koyulan tezlerin birinin kesinlikle doğru olduğunu kim iddia edebilir? İnsanların tüm sorulara doğru cevapları bulabileceğini kim iddia edebilir? Yani elimizde bir soru varsa ve bazı insanlar bu sorunu açıklayan bazı cevaplar ortaya koymuşsa bunların birinin kesin doğru olup olmadığını bilemeyiz. Belki doğru cevap kimse tarafından ortaya konulamamıştır. Bilimde Harun Yahya belirttiği gibi bir mantık süzgeci yoktur. Ortada iki cevap varsa biri yanlışsa diğerinin doğru olduğu sonucu ortaya çıkmaz. Bilim mantık ilkelerinin bu kadar kesin işleyebileceği birşey değildir. Çünkü bilimde, mantıkta olduğu gibi kesin, mutlak doğrular yoktur. Bilimde, mantık ve matematikteki gibi siyah ve beyazlar yoktur, aralarda griler de vardır. Yani evrim yanlışsa, yaratılış doğrudur gibi bir çıkarım kesinlikle yapılamaz, kaldı ki evrimin yanlışlığını gösteren deliller de yoktur hatta tam tersine doğruluğunu gösteren birçok delil vardır. Birçok bilim dalında elde edilen veriler canlılarda hep evrimsel bir gelişime işaret etmektedir.

Ayrıca mantığın en temel kurallarından biridir diyerek verdiği modus tolendo ponens ilkesini de yanlış açıklamış. Aslında çok gerekli değil ama onun da doğrusu açıklayayım. Modus tolendo ponens ilkesi kısaca şöyle açıklanabilir: Eğer (B değilse) ve (eğer A ise B) ise A değildir. Yani daha açık olmak gerekirse: Eğer A olunca B oluyorsa ve B olmamışsa A da olmamıştır. Görüldüğü gibi bunun Harun Yahya’nın ne anlattığı olayla ne de verdiği tanımla alakası yok.

Alıntının sonunda kullanılan Futuyma’nın sözü ise çok açık. Futuyma’nın da dediği gibi eğer canlılar bir anda eksiksiz olarak ortaya çıkmışsa bu canlılar evrimin sonucu olarak ortaya çıkmış olamaz. Ama Futuyma bunları söylediği kitabında (Science on Trial: The Case for Evolution, 1983) birçok yerde fosillerin böyle bir aniden oluşumu göstermediğini ve birçok geçiş canlısına ait fosiller bulunduğunu söylüyor.

Harun Yahya gerçek dışı iddialarına şöyle devam etmiş:

Evrimci Futuyma’nın bu sözlerinin cevabını fosil bilimi verir. Fosil bilimi (paleontoloji) tüm canlı gruplarının farklı zamanlarda, birdenbire ve mükemmel biçimleriyle yeryüzü sahnesine çıktıklarını göstermektedir.

Yüzyılı aşkın bir süredir sürdürülen arkeolojik kazılarda ve araştırmalarda elde edilen bütün bulgular, evrimcilerin beklediklerinin aksine, canlıların yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını, yani “yaratıldıklarını” göstermiştir. Bakteriler, omurgasız deniz canlıları, balıklar, yumuşakçalar, eklembacaklılar, amfibiyenler, sürüngenler, kuşlar veya memeliler aniden, kompleks organ ve sistemleriyle yeryüzünde belirmişlerdir. Aralarında birbirine sözde bir geçiş olduğunu gösteren fosiller de yoktur. Fosil bilimi de diğer bilim dallarının verdiği mesajı vermektedir: Canlılar evrimleşmemişler, yaratılmışlardır. Sonuçta evrimciler, gerçek dışı teorilerini kanıtlamaya çalışırken, kendi elleriyle yaratılış gerçeğinin delillerini ortaya çıkarmışlardır.

Aslında yukarda da belirttiğim gibi evrimsel biyoloji profesörü olan Douglas Futuyma bu soruya kendi cevap veriyor ama bu cevaplar Harun Yahya’nın hoşuna gitmediği için, Harun Yahya bu sorulara paleontoloji bilimi cevap veriyor diyerek hiçbir bilimsel kaynağa dayanmayan kendi düşüncelerini sıralamaya başlıyor. Harun Yahya’nın yukarda yazdıklarının tamamı bilimsel olarak hiçbir şey ifade etmiyor, kafasına göre atıp tutuyor. Bu canlı gruplarının hepsine ait geçiş türleri vardır ve bunların fosilleri bulunmuştur. Bir önceki yazımda da buna değinmiştim ama bununla ilgili bilimsel kaynak vermemiştim. Şimdi geçiş fosilleriyle ilgili birkaç link vermek istiyorum. İsteyenler oturur, zamanını harcar ve geçiş türleriyle ilgili birçok şey öğrenebilir. Yani olay öyle Harun Yahya’nın “bunların hepsi aniden oluşmuştur” diyerek kesip attığı gibi değildir. Konuyla ilgilenen ve öğrenmek isteyenler için birkaç link vereceğim:

1. Transitional Vertebrate Fossils FAQ
2. Transitional Fossils FAQ
3. Taxonomy, Transitional Forms, and the Fossil Record
4. Evolution Explains Life, So God Isn’t Needed.

Şimdi Harun Yahya’nın neler söylediğini incelemeye devam edelim. Kambriyen devri ve bu dönemdeki fosillerle ilgili şunları söylemiş:

Kesinlikle hayır. Aksine, hayvanlar, ilk ortaya çıktıkları dönemden itibaren çok farklı ve kompleks yapılara sahiptirler. Bugün bilinen tüm hayvan filumları, yeryüzünde aynı anda, Kambriyen devri olarak bilinen jeolojik dönemde ortaya çıkmışlardır. Kambriyen devri, yaşı 530-520 milyon yıl olarak hesaplanan 10 milyon yıllık bir jeolojik dönemdir. Bu devirden önceki fosil kayıtlarında, tek hücreli canlılar ve çok basit birkaç çok hücreli dışında hiçbir canlının izine rastlanmaz. Kambriyen devri gibi son derece kısa bir dönem içinde ise (10 milyon yıl, jeolojik anlamda çok kısa bir zaman dilimidir) bütün hayvan filumları, tek bir eksik bile olmadan bir anda ortaya çıkmışlardır!

Maalesef yine yukarda yazıların tamamı yanlış. İlk olarak fossiller bize hayvanların ilk ortaya çıktığı zamanı değil fosilleşebilen ilk hayvanların ortaya çıktığı zamanı yaklaşık olarak verir. Yani yeryüzündeki ilk hayvanlar Kambriyen döneminde fosilleri bulunanlar değildir. Hem Kambriyen öncesi döneme ait hayvan izleri vardır hem de Harun Yahya’nın dediği gibi “bugün bilinen tüm hayvan filumları” Kambriyen döneminde ortaya çıkmamıştır. Glenn R. Morton’un Phylum Level Evolution (Filum Seviyesi Evrim) başlıklı makalesinde belirtildiği gibi Kambriyen öncesi dönemde 4 filum, Kambriyen döneminde 9 filum, daha sonraki dönemlerde ise 30 civarında filum ortaya çıkmıştır. Yani Harun Yahya’nın söylediği gibi tüm filumların Kambriyen döneminde ortaya çıkması gibi bir durum söz konusu değil. Ayrıca Kambriyen dönemi 530-520 milyon yıl önceki 10 milyon yıllık bir bölüm değildir. Görece oldukça uzun bir dönemi kapsar, 490-543 milyon yıl öncesi aralığıdır. Ayrıca son 10000 yıllık dönemi kapsayan Holosen döneminde 12 filum ortaya çıkmıştır. Yani Kambriyen döneme göre hem daha kısa hem de daha fazla yeni vücut planları ortaya çıkan bir dönemde yaşamaktayız.

Görüldüğü gibi Harun Yahya bilinen tüm filumların eksiksiz olarak Kambriyen döneminde ortaya çıktığını söylerken büyük bir yanlışlık yapıyor. Kambriyen döneminde yaklaşık 45 filumun sadece 9 tanesi görülmektedir. Ayrıca Kambriyen öncesi dönemlerde de 4 filuma ait fosil izleri bulunmuştur. Yani Kambriyen dönemde ne filumlar ilk olarak ortaya çıkmıştır ne de tüm filumlar ortaya çıkmıştır.
Harun Yahya’nın yazısındaki diğer yanlışları incelemeye devam edelim. 2. bölümün sonunda Harun Yahya şöyle demiş:

Darwinizm’in dünya çapındaki en önemli eleştirmenlerinden biri olan Berkeley Üniversitesi profesörü Philip Johnson, paleontolojinin ortaya koyduğu bu gerçeğin, Darwinizm’le olan açık çelişkisini şöyle açıklamaktadır:

“Darwinist teori, canlılığın bir tür “giderek genişleyen bir farklılık üçgeni” içinde geliştiğini öngörür. Buna göre canlılık, ilk canlı organizmadan ya da ilk havyan türünden başlayarak, giderek farklılaşmış ve biyolojik sınıflandırmanın daha yüksek kategorilerini oluşturmuş olmalıdır. Ama hayvan fosilleri bizlere bu üçgenin gerçekte başaşağı durduğunu göstermektedir: Filumlar henüz ilk anda hep birlikte vardır, sonra giderek sayıları azalır.

Philip Johnson’ın belirttiği gibi, filumların kademeli olarak oluşması bir yana, tüm filumlar bir anda var olmuşlar, hatta ilerleyen dönemlerde bazılarının soyu tükenmiştir. Çok farklı canlıların bir anda ve kusursuz şekilde ortaya çıkmalarının anlamı ise, evrimci Futuyma’nın da kabul ettiği gibi, yaratılıştır.

Görüldüğü gibi eldeki bütün bilimsel bulgular evrim teorisinin iddialarını geçersiz kılmakta ve yaratılış gerçeğini gözler önüne sermektedir.”

Harun Yahya nedense Phillip E. Johnson’ın ne profesörü olduğunu söylememiş. Aslında konuyla ilgili olanlar bunun sebebini hemen anlıyor ama bilmeyenler için söylemek lazım. Phillip Johnson hukuk profesörüdür ve akademik anlamda biyolojiyle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi yoktur. Ayrıca Phillip Johnson, Harun Yahya’nın şiddetle karşı çıktığı ve bir saptırmacadan başka birşey olmadığını söylediği Akıllı Tasarım hareketinin lideri konumundadır. Bunları bir kenara bırakıp Phillip Johnson’ın yukardaki sözlerine bakacak olursak zaten biyoloji ve paleontoloji ile pek bir ilgisi olmadığını açıkça görürüz. Tüm filumların bir anda oluştuğu ve daha sonra yok olmaya başladıkları tamamen cahilce bir yaklaşımdır. Bazı filumların yok olduğu doğrudur ama yukarda da açıkladığım gibi Kambriyen döneminden sonraki dönemler de 30 civarında yeni filum ortaya çıkmış ve özellikle de son 10000 yıl içinde 12 yeni filum oluşmuştur. Yani tüm filumların en başta birlikte oluştuğu ve sayılarının giderek azaldığı tamamen gerçek dışı bir iddiadır.

Bu arada Kambriyen döneminde artan filum sayısını sebeplerini açıklamak için bazı tezler öne sürülmüştür. Bunlarla ilgili olarak da birşeyler söylemek istiyorum. Kambriyen döneminde iskeletli ve sert kabuklu canlıların fosillerinin ortaya çıktığı görülüyor. Yukarda adresini verdiğim Glenn R. Morton’un makalesininde bunun sebepleriyle ilgili teorilere de yer veriliyor. İskelet yapısının ilk oluşumu ve kabukların oluşumunun sebepleri açıklanmaya çalışılıyor. “Detoksifikasyon teorisi”, “Biyomekanik hareket teorisi”, “Yırtıcılık teorisi”, “Biyocoğrafya teorisi” gibi bazı teoriler bunun sebeplerini ortaya koymaya çalışıyor. Yani ortada açıklanamayan birşey yok. Ama bunların hangisi doğrudur veya her hangi biri kesin doğrumudur bilemeyiz. Ama olası senaryolar var ve hepsi mantık dahilindedir ve eldeki bilimsel kanıtlara ve verilere dayanmaktadır.

Yani sonuç olarak Harun Yahya’nın ortaya koyduğu iddiaların çoğunluğunun bilimsel olarak hiçbir şey ifade etmeyen gerçek dışı iddialar olduklarını görüyoruz. İddialarının hiçbiri bilimsel verilere dayanmıyor. Sadece dini inançları gereği bilimsel gerçeklere gözlerini kapayan Amerikalı yaratılışçıların eserlerinden esinlenerek onların ayak izlerini takip etmektedir.

Kitabın diğer bölümlerinin incelemelerinde buluşmak üzere hoşçakalın.

Yaratılışçı yalanlara cevaplar 1

Kategori: Harun Yahya, evrim, evrim teorisi, yaratılış — Da Vinci @ 5:21 pm

Harun Yahya’nın 20 Soruda Evrim Teorisinin Çöküşü adlı kitabındaki bilimsel yanlışlar ile başladığımız bu bölümün sonunda umarız ki bilimin gerçeğini gördüğünüzde neden bilimadamlarının neredeyse tamamının evrimi desteklediğini görecek ve sizin de ya içinizde bir şüphe uyanacak ya da evrimi destekleyeceksiniz. Sitenin diğer bölümlerini de okuyarak evrimin hayatımızın bir parçası olduğunu, dünyayı nasıl şekillendirdiğini daha net görebilirsiniz.

Bu kitaptaki birçok bilimsel yanlışı ve gerçek dışı iddiayı ortaya koymaya çalışacağım. Bu yazımda kitabın birinci bölümü olan Evrim Teorisi neden bilimsel ve geçerli bir teori değildir? bölümündeki yanlışları teker teker inceleyeceğim.

Şimdi kitaptan bazı alıntılar yaparak bilimsel olarak hatalı ve gerçek dışı noktalara değinmek istiyorum. Harun Yahya şöyle demiş:

Bugün biyoloji, paleontoloji, genetik, biyokimya, mikrobiyoloji gibi bilim dalları, canlılığın hiçbir şekilde tesadüfler ve doğa şartları sonucunda kendiliğinden meydana gelemeyeceğini kanıtlamıştır. Canlı hücresi, bilim dünyasının ortak kanaatiyle, insanoğlunun bugüne kadar karşılaştığı en kompleks yapı ünvanını korumaktadır. Modern bilim, tek bir canlı hücresinin dahi büyük bir şehirden çok daha kompleks bir yapıya ve içiçe geçmiş olağanüstü sistemlere sahip olduğunu ortaya koymuştur. Böyle kompleks bir yapı, ancak bütün parçaları aynı anda ve eksiksiz olarak ortaya çıktığında işlev görebilir. Yoksa hiçbir işe yaramaz, zaman içinde dağılır, parçalanır ve yok olur. Evrim teorisinin iddia ettiği gibi milyonlarca sene diğer parçalarının “tesadüflerle” oluşmasını bekleyemez. Dolayısıyla sadece tek bir hücrenin kompleks yaratılışı dahi, Allah’ın canlılığı yoktan varettiğini açıkça göstermektedir.

Canlılığın kendiliğinden oluşması ile evrim teorisinin bir ilişkisi yoktur. Evrim teorisi türleşmenin nasıl oluştuğuyla ilgilenir. Canlılığın nasıl oluştuğu hala belirsizliğini koruyan bir konudur ama bilim dünyasındaki baskın görüş abiyogenezdir. Yani canlıların cansız maddelerden oluştuğu görüşü. Ama bunun nasıl olduğuyla ilgili farklı görüşler mevcuttur, değişik hipotezler vardır. Bunların evrim teorisiyle ilgisi yoktur. Evrim teorisi canlılığın oluşumundan sonraki kısım ile ilgilenir ve bunlarla ilgili tezler ortaya koyar. Kısaca evrim teorisine Harun Yahya’nın burdaki iddiasıyla saldırmak cahilce bir yaklaşımdır. Ayrıca kaldı ki burdaki iddiası da doğru değildir. Yaşamın doğal koşullarla kendiliğinden oluşması, yaratılışçıların yaptıkları cahilce istatistik hesaplamalarından çıkan sonuçlar gibi olanaksız değildir tam tersine oldukça muhtemeldir (1). Yaratılışçıların düşünmek istedikleri gibi hiç yoktan tamamen tesadüf ve şans eseri bir hücre elbette meydana gelmemiştir. Burda kademe kademe bir ilerleme ve en sonunda bugünkü bildiğimiz anlamda prokaryot bir hücrenin oluşumu söz konusudur. Yoksa yaratılışçıların saptırmaya çalıştığı gibi bir durum yoktur. Ortada sadece elementler veya ufak moleküller varken “bunların bir anda şans eseri birleşmesiyle hücre oluşturmuştur” diye bir görüş veya iddia yok. Kısaca yaratılışçılar konunun temeline inmeden konuyla ilgili fazla bilgisi olmayan insanları bu tip saptırmalarla kandırmaya çalışıyorlar. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi almak isteyenlerin Ian Musgrave’in yazısını abiyogenezle ilgili yazısını okuması faydalı olacaktır.

Aynı kitaptan başka bir alıntı daha:

Oysa ilk canlı hücresinin, hatta bu hücrenin içindeki milyonlarca protein molekülünden tek bir tanesinin dahi kendiliğinden oluşmasının imkansız olduğu, akıl ve mantığın yanı sıra, ihtimal hesaplarıyla matematiksel olarak da kanıtlanmıştır. Yani evrim teorisi daha ilk aşamada, ilk canlı hücrenin varoluşunu açıklama aşamasında çökmüştür.

Aslında yukarda bu konuya değinmiştim. Bir hücrenin veya proteinin bir anda şans eseri oluştuğunu kimse iddia etmiyor. Ama yaratılışçılar genelde bu tip aslında var olmayan düşünceleri varmış gibi gösterip bunları sözde çürüterek evrimi çürüttüklerini iddia ediyorlar. Bu konu için yukarda linkini vermiş olduğum yazının oldukça faydalı olduğunu düşünüyorum.

Başka bir alıntı daha:

Uzun yıllar evrim teorisine inanan Nobel ödüllü bilim adamı Francis Crick bile DNA’yı keşfettikten sonra, yaşamın kaynağının rastlantı ve tesadüfler olamayacağını şöyle itiraf etmek zorunda kalmıştır:

Darwin’in teorisinin bilim dünyasına hakim olmasından bu yana, paleontoloji (fosil bilimi) bu teori temel alınarak yürütülmektedir. Ancak buna rağmen dünyanın pek çok farklı bölgesinde yapılan fosil kazıları, teoriyi destekleyen değil, çürüten sonuçlar vermiştir. Fosiller, farklı canlı gruplarının yeryüzünde özgün yapılarıyla aniden ortaya çıktıklarını, yani yaratıldıklarını göstermektedir.

Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayatın kökeni mucizevi bir şekilde ortaya çıkmıştır.1

1. Francis Crick, Life Itself: It’s Origin and Nature, New York, Simon & Schuster, 1981, s. 88

Burda çok açık bir aldatmaca var. Francis Crick kitabında “directed panspermia” yani “yönlendirilmiş panspermia” tezini anlatmaktadır. Yani Dünyadaki yaşamın uzaylılar tarafından bilinçli olarak Dünya’ya getirilmiş olabileceğinden bahsetmektedir. Ama Crick aynı zamanda kitabında abiyogenezin de Dünyadaki yaşamın başlangıcını oluşturmuş olabileceğini söylemektedir. Ama burda gözden kaçmaması gereken konu bunların evrim teorisiyle veya evrim düşüncesiyle ilgisi olmadığıdır. Crick, evrim teorisinin doğruluğunu savunmaktaydı. Yani Harun Yahya’nın söylediği gibi eskiden evrim teorisini kabul edip DNA’nın yapısını görünce imana gelmesi gibi hayali bir durum söz konusu değildir. Tekrar söylüyorum yaşamın başlangıcı ile evrim teorisi farklı konulardır.

Başka bir alıntı daha:

Evrim teorisinin bir diğer büyük hezimeti de fosil kayıtlarındadır. Yıllar süren arkeolojik çalışmalarda bulunan fosiller arasında, evrim teorisinin öne sürdüğü gibi, canlıların basit türlerden kompleks türlere kademe kademe evrimleştiğini göstermesi gereken ara geçiş formlarına bir türlü rastlanamamıştır. Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışsa bunların sayılarının ve çeşitlerinin sayılamayacak kadar çok olması gerekir. Daha da önemlisi, bu ucube canlıların kalıntılarına mutlaka fosil kayıtlarında rastlanması gerekir. Çünkü bu ara geçiş formları gerçekten var olmuş olsa, bunların sayısı bugün bildiğimiz hayvan türlerinden bile fazla olmalı ve dünyanın dört bir yanı fosilleşmiş ara geçiş formu kalıntılarıyla dolup taşmalıdır. Evrimciler 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında yaptıkları hummalı fosil araştırmalarında bu ara geçiş formlarını aramaktadırlar. Oysa, 150 yıla yakın bir süredir büyük bir hırsla aranan bu ara geçiş formlarından eser yoktur.Kısacası fosil kayıtları da canlı türlerinin, evrimin iddia ettiği gibi ilkelden gelişmişe doğru bir süreç izlediğini değil, bir anda ve en mükemmel halde ortaya çıktıklarını göstermektedir.

Burada yine ardı ardına inanılmaz bilimsel yanlışlar sıralanmış. Geçiş türleri bulunmadığı tamamen yanlıştır ve tüm yaratılışçılar bu yanlışı sıkılmadan tekrarlar. Hatta en bariz geçiş türlerinden biri olan Archaeopteryx’in sürüngenler ile kuşlar arasında bir tür olduğunu kabul etmeyip birçok kuş ve sürüngen özelliği birada taşıyan bu türün normal bir kuş olduğunu iddia ederler. Ama 2005 yılında bulunan ve şimdiye kadar bulunmuş Archaeopteryx fosilleri içinde en iyi korunmuş olan fosil sayesinde daha önceki fosillerle elde edilemeyen bilgilere ulaşılmıştır. Bu fosil sayesinde kuşların ayaklarındaki ağaç dallarına tutunmaya yarayan ters yönlü parmağın, Archaeopteryx’te olmadığı anlaşılmıştır (2). Ayrıca kemik yapısının da uçamayan theropod dinozorlarla büyük benzerlik taşıdığı belirlenmiştir. Yani kuşların theropod dinozor kökenine dair düşünce bu son fosille daha da güçlenmiştir.

Balıkların amfibiyanlara, amfibiyanların sürüngenlere, sürüngenlerin kuşlara ve memelilere evrimine dair geçiş türlerine ait birçok fosil bulunmuştur. Ama yaratılışçılar bu fosilleri her zaman görmezden gelmekte ve hepsine bahaneler bulmaktadır. Yukarda anlattığım gibi en bariz geçiş türlerinden biri olan Archaeopteryx’i bile kabul etmemek için kırk takla atan yaratılışçıların diğer fosillere bahaneler üretmekte zorlanmadığını tahmin ediyorsunuzdur heralde. Eğer diğer geçiş türleri hakkında bilgi edinmek istiyorsanız ve İngilizce biliyorsanız bu sayfayı inceleyebilirsiniz.

Kitabın ilk bölümüdeki iddiaları böylece cevaplamış olduk. Aslında bunlara iddia demek pek doğru olmaz. Çoğu yanlış bilgi ve aldatmaya yönelik kasıtlı çarpıtmalardır. Bunların içinde ciddi bilimsel bir iddia yoktu maalesef. Kitabın ileriki bölümlerinde bilimsel iddialarla karşılaşmayı umuyorum ama bu konuda pek de umutlu değilim çünkü Harun Yahya ve onun gibilerin nasıl çalıştıklarını ve amaçlarını çok iyi biliyorum.

Kitabın diğer bölümlerinin incelemelerinde buluşmak üzere hoşçakalın.

Referanslar:
1. Musgrave I., 1998. “Lies, Damned Lies, Statistics, and Probability of Abiogenesis Calculations
2. Mayr, G., B. Pohl, D.S. Peters, 2005. “A well-preserved Archaeopteryx specimen with theropod features“. Science 310: 1483-1486.

İnsan Evrimi ve Yaratılışçılık

Kategori: Harun Yahya, evrim, evrim teorisi, yaratılış — Da Vinci @ 5:10 pm

Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Fizik ve Paleoantropoloji Bölümünden Prof. Dr. İzzet Duyar’ın 1999 yılında Bilim ve Ütopya Dergisinin 60. sayısında (s. 40-45, 1999) yayımlanan “İnsan Evrimi ve Yaratılışçılık” başlıklı makalesini sizlere sunmak istiyorum [Bu yazı Antropoloji.net sitesinden alınmıştır]:

Evrim Aldatmacası (1) adını taşıyan bir “risale” son günlerde yapay olarak yaratılan evrim tartışmalarının baş aktörlerinden biri haline ge(tiri)ldi. Risaleyi, yazın sonlarına doğru bir öğrencim bana ulaştırdı, bedava dağıtıldığını da eklemeyi ihmal etmedi. Ancak reklam ve seçim afişlerinin bedava dağıtıldığı günümüzde yeni bir slogan metni okumaya pek hevesli olmadığım için rafa kaldırdım, ta ki kitabın “ikiz kardeşleri”nin sokaklarda dağıtıldığını gözlerimle görene dek… Ortalığı birden “Evrimcilerin Yanılgıları”, “Materyalizmin Sonu” “Hücredeki Mucize” gibi kitapçıklar kaplamaya başlamıştı. Ve bunlar da bedava dağıtılıyordu. Ulus, Kızılay gibi Ankara’nın merkezî yerlerine mevzilenen araçlardan bu kitapçıklar halka âdeta fışkırtılıyordu.

Gördüklerime ilk anda inanamadım. Ancak pek çok kişi beni doğrular biçimde benzer “öyküleri” anlatınca biraz olsun rahatladım: Hayal görmüyordum. Bu son ifadelerim üzerine Harun Yahya’nın “Görme … dış dünyada olan şeyler değil, zihnimizde meydana gelen etkilerdir” deyip (s. 118), “Böyle bir kitap yok! Onu sen beyninde fantezi olarak oluşturup okumuşsun. O aslında olmayan bir görüntüdür” diye itiraz edebilir düşüncesiyle birden irkildim. Gerçekte olmayan bir risaleyle mi karşı karşıyaydım acaba?…

Bu düşünce beni ciddi biçimde rahatsız etmeye başladı, ama daha sonra, “Zararı yok… Hiç olmazsa bedava dağıtılmayan ama benim hayalimde gördüğüm, hayalimde tuttuğum, hayalimde okuduğum bu kitap üzerinde ‘fantezilerimi’ aktarırım” deyip biraz rahatladım. Zaten fantezi yazmak son zamanlarda moda değil miydi!

Pehlivan tefrikası

Evrim Aldatmacası’nı okumadan sayfaları şöyle bir karıştırdığınızda edindiğiniz ilk izlenim, alıntılardan oluşan yeni bir “pehlivan tefrika”sını elinde tuttuğunuz oluyor. Ancak bu tefrika güreşleri değil, evrimi konu alıyor. Pehlivan tefrikalarında hiç olmazsa zaman ve mekân gibi bazı öğeler değişir. Ancak bu tefrikada hiçbir şey yeni değil. “Evrim Anaforu ve Gerçek”, “Canlılar ve Evrim”, “Evrim” vb başlıklı yaratılışçı kitaplardan tek farkı, onların bir bakıma “usaresi” olması.

Adları zikredilen bu kitaplar birinci hamur kağıda basılmış, renkli resimlerle bezenmiş, görünümü “hoş” kitaplar. Ancak bir kusurları var: Yüzde doksanından fazlası alıntıdan oluşan bu yayınlara yazar olarak imza koyan kişi(ler?)in kitapların oluşmasına katkılarının hayli muğlak olması.

Evrim düşüncesinin “bilimsel” çöküşü

Harun Yahya’nın amacının, evrim anlayışının çöküşünü “bilimsel” olarak ifşa etmek olduğu daha alt başlıktan anlaşılıyor. Alt başlıktaki ibare aynen şöyle: “Evrim teorisinin bilimsel çöküşü ve teorinin arka planı.” Yani yazarımız, bilimin silahıyla bilimi vurma işine soyunduğunu daha başlıkta ima ediyor. Ancak kitapçığın nasıl bir mantık silsilesi içerisinde yazıldığı ne yazık ki anlaşılamıyor. Yazarımız bir kartopu gibi giderek büyüyen mantık çelişkisini (belki de bilerek) sürdürmeye devam ediyor ve “can alıcı” saptamaları sona saklıyor. Son bölümünde (okuyucuya dikkatle okuması uyarısını da eksik etmeyerek), aslında bizlerin bir varlık olarak var olmadığını, maddi dünyanın, beynimizdeki görüntülerden ibaret olduğunu söyleyerek şaheserler yaratıyor.

Bilimle yakından ya da uzaktan ilgisi olan herkesin bildiği bir konu vardır: Bilimin en temel önkabulü evrenin, yani maddi dünyanın, canlıların (ve doğal olarak da insanın) var olduğudur. Bunu kabul etmiyorsanız bilim yapmanız anlamsız ve imkansızdır. O zaman Harun Yahya’ya şu soruyu sormak gerekiyor: Madde olmadığına göre, maddi dünya üzerine kurulu olan “bilim”in verilerine dayanarak evrim düşüncesi nasıl çürütülebilir? Bir yandan bilimin temel postülasını kabul etmeyip, diğer yandan da kabul edilmeyen bu verilere dayanarak evrim düşüncesini çürütmek herhalde yalnızca yaratılışçılara özgü bir mantık olsa gerek.

Yazarımızın kendine özgü bir bilim anlayışının olduğunu görmek için uzun boylu kafa yormaya gerek yok. Bunu en açık biçimde, evrim düşüncesinin bilimsel bir önerme olmadığını (s. 1), buna karşılık “yaratılış” düşüncesinin “bilimsel” temellere dayandığını ileri sürmesinden çıkartabilirsiniz. Bunu kitapçığın pek çok yerinde görmek mümkün. Bu savlar insana ister istemez, “Ya bu konu üzerinde kafa yoran onca düşünür ve bilim insanı bilimsel önermenin ne olduğunu bilmiyor (anlaşılan bunu yalnızca yazarımız biliyor), ya da demek ki son zamanlarda bilimsel önermenin tanımı değişmiş de haberimiz yok” dedirtiyor.

Lamarck ve Darwin’in evrim anlayışı

Evrim kuramını çürütmeye soyunan yazarımızın evrimi gerçekten anlayıp anlamadığı konusunda okuyucuda ciddi kuşkular uyanıyor. Örneğin, türlerin değişmesi konusunda Lamarck ve Darwin aynı görüşleri mi savunmuşlardır? Yazarımıza göre evet?! Harun Yahya “Aslında, Darwin’in doğal seleksiyon önermesi kendisinden önce Lamarck’ın, ‘kazanılan özelliklerin nesilden nesile aktarılması’ şeklinde açıkladığı evrimci mantıkla aynıydı” diyerek (s 15) evrim anlayışındaki bilgi düzeyini de ortaya koyuyor.

Bilim ya da evrim tarihiyle biraz olsun ilgilenenlerin çok iyi bildikleri gibi, Lamarck ve Darwin’in evrim anlayışları birbirlerinden dağlar kadar farklıdır. Lamarck’ın evrim anlayışında bir türün diğerine kaynaklık etmesi sözkonusu değildir. Buna karşılık Darwin’in düşüncesi canlıların ortak bir atadan çeşitlenerek oluştukları anlayışı üzerine kuruludur. Yine aynı şekilde Lamarck’ın evrimi açıklama şekli olan transformizm (dönüşerek evrim) ile Darwin’in doğal ayıklanması arasında en küçük bir benzerlik yoktur. Aslına bakılacak olursa, bu iki araştırıcının tek benzer noktaları “kalıtım” anlayışlarıdır. Ancak yazarımız bunu vurgulamaktan özenle kaçınarak bu iki bilim insanının evrim anlayışlarının birbirlerinden farksız olduğunu söyleme yoluna gidiyor. Bu, Harun Yahya’nın konuları bulanıklaştırma konusunda ne kadar üstün bir yeteneğe sahip olduğunu göstermektedir.

Geçiş formları sorunu

Kitapçıkta üzerinde durulan ana konulardan birisi de “ara-geçiş formlar” sorunudur. (Yazarımızın “ara” ve “geçiş” sözcüklerinin bir arada kullanılmasının bir hikmeti vardır herhalde.) Harun Yahya evrimin olmadığı konusundaki görüşlerini temellendirirken geçiş formlarının olmadığı savını ileri sürmekte ve bunu kitapçığın değişik bölümlerinde sık sık tekrarlamakta. Evrime bir parça tarafsız bakan kişi, aslında tüm fosillerin az ya da çok geçiş özellikleri taşıdığını mutlaka görür. Şimdi konuya biraz daha yakından bakalım.

Kitapçıkta Australopithecus ve Homo habilis fosillerinin insan soyuna cinsine olmayıp, maymun oldukları savı dile getirilmektedir. Harun Yahya’ya göre yalnızca Homo erectus ve sonrasına tarihlendirilen fosiller “insan”dır. Önce Australopithecus’ları ele alalım. Yazarımıza göre bu canlının insan sayılmaması için en önemli gerekçe dik yürüyememesi ve insandan çok maymunlara benzemesidir (s. 41): “ …uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok özellik, bu canlıların günümüz maymunlarından daha değişik olmadıklarını gösteren delillerdir.”

Yazarımızın Australopihecus’lar konusunda ne denli tutarsız görüşler ileri sürdüğünü anlamak için tek bir örnek bile yeterli olacaktır. Aşağıda çizimi görülen leğen ve uyluk kemikleri –bu yapılar dik yürümenin en önemli göstergeleri arasında yer alırlar– soldan sağa doğru insan, Australopithecus (afarensis) ve kuyruksuz büyük maymuna (ape) aittir (2). Okuyucu, şekillere bakarak, ortadaki resmin bir insana mı yoksa bir kuyruksuz büyük maymuna mı yakın özellikler gösterdiğini rahatlıkla anlayacaktır. Harun Yahya’ya göre ortadaki resim bir insana (ya da insan çizgisindeki bir canlıya) ait değil, bir maymuna aittir!

0011.gif

 

Çizim 1. İnsan, Australopithecus (afarensis) ve ape (kuyruksuz büyük maymun)’in leğen ve bacak kemiklerinin karşılaştırılması (Kaynak Lewin 199 8)

 

Şimdi de Homo habilis’i ele alalım. Literatürde Homo habilis (3) olarak bilinen, taş âletler yaptığı -ki bu yazar tarafından da kabul edilmekte- ortaya konan, ateşi kullandıklarına ilişkin izler barındıran, basit ve kaba barınaklar yaparak geçici de olsa “yerleşime” geçtiklerine dair arkeolojik kanıtlar bırakan bu canlılar her ne hikmetse “insan” olarak kabul edilmiyor. Bakın kendisi bu konuda neler söylüyor (s. 44):

Homo habilis, Australopithecus ismi verilen maymunlarla birçok ortak özellikler taşıyordu. Aynı Australopithecus gibi uzun kollu, kısa bacaklı ve maymunsu bir iskelet yapısına sahipti. El ve ayak parmakları tırmanmaya uyumluydu. Çene yapıları tamamen günümüz maymunlarınınkine benziyordu. 550 cc.’lik beyin hacimleri de bunların birer maymun olduklarının en iyi göstergesiydi. Kısacası … Homo habilis, gerçekte tüm diğer Australopithecuslar gibi bir maymun türüydü.

Aslında tüm bunları söyledikten sonra bir yaratılışçının Homo habilis’i niçin bir geçiş türü olarak kabul etmeyeceği/edemeyeceği çok açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Niçin mi? Yukarıdaki özelliklerin hepsi, ama hepsi, bu canlının bir geçiş formu olduğunu açıkça ortaya koyuyor da onun için! Nitekim, yazarımız Homo habilis’in iskelet yapısı için kendi ağzıyla “maymunsu” diyor, “maymun” diyemiyor.

Bu arada, Homo habilis’in el ve ayak parmaklarının, çene yapılarının ve beyin hacimlerinin, bu canlıların maymun olduklarının en iyi göstergeleri olduğu iddiasına ancak gülüp geçilebilir. Bu özelliklerin bir maymuna değil insana ait olduğunu, Harun Yahya’nın mensubu olduğu ve yaratılışçılığın Türkiye şubesi olarak çalışan Bilim Araştırma Vakfı’nın başka bir yayınında görmekteyiz. Bu, Gufran Koyuncu imzasıyla çıkan “Evrim” başlıklı kitaptır (4). Hani yukarıda sözü edilen renkli resimli, birinci hamur kağıda basılan “tefrikalardan” bir diğeri (5). Bu kitabın 182-193′üncü sayfaları Homo habilis’e ayrılmış. Ama sıkı durun! Bu satırlarda habilis’lerin maymun olmadıkları, düpedüz insan oldukları savunuluyor! Hem de tamı tamına 12 sayfa boyunca, gerekçeleri uzun uzun anlatılarak… Bu satırlarda bakın yazarımız neler diyor: (yalnızca başlıklar bile yazarımızın düşüncesini ortaya koymaya yeter) “İnsanın en eski kalıntıları: Homo habiline” (s. 182), “Modern kafatası biçimi” (s. 183), “Beynin geniş kullanım kapasitesi” (s. 184), “Alet yapmaya olanak veren el dizaynı” (s. 185), “Modern ayak yapısı” (s. 186), “Modern iki ayaklı yürüyüş biçimi” (s. 187). Bu durumda şu soruyu sormak farz oluyor: 1992′den bu yana ne değişti de bir önceki yayınınızda “insan” olarak tanımladığınız bir canlı grubunu birden bire maymunluk mertebesine “indirdiniz”? Yoksa habilis’ler cennetteki yasak meyveyi mi yediler?

Yeniden konumuza dönelim: Homo habilis’in insan sayılmamasının altında yatan temel kaygı, tam bir “geçiş formu” olan bu canlının maymun olduğu imajının yaratılarak “Bakın işte, insan evriminde de geçiş formu yok” sözde iddialarını sürdürebilmektir. Bu kaygı en açık biçimde “550 cc’lik beyin hacimleri bunların birer maymun olduklarının en iyi göstergesi[dir]” (s. 44) ifadeleriyle vücut bulmaktadır. Bir yandan habilis’lerin beyin hacimleri kuyruksuz büyük maymunlara yaklaştırılırken, diğer yandan da âlet yapan ve ateşi kullanan bir grubun maymun addedilmesi hangi mantıkla açıklanabilir?

Homo habilis’lerin diğer kuyruksuz büyük maymunlar (ape) ve Australopithecus’lardan daha büyük bir beyne sahip olduğu tüm araştırıcılar tarafından bilinen bir gerçektir. Çünkü bu canlının beyin hacmi ortalaması, yazarın söylediği gibi 550 cc değil, 600 cc’nin üzerindedir (6). Örneğin Klein, habilis’lerde beyin hacminin dağılım aralığının 510-750 cc arasında değiştiğini, ortalamasının ise 630 cc olduğunu belirtmektedir (7). Aradaki fark önemsiz gibi görünebilir, ama insan evriminin ilk aşamalarında yaklaşık 80 cc’lik artış küçümsenemeyecek bir gelişmedir. Daha da önemlisi, habilis’in beyin hacmi düşük gösterilerek, insanın atasal soylarında meydana gelen gelişme/değişmelerin manipülasyonla perdelenmesi amaçlanmaktadır. Bu örnek, yazarın rakamlar üzerinde nasıl kaygısızca oynadığını açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Bu, yazarımızın rakamlar üzerinde oynamasının tek örneği değildir. Bu tür örneklerle kitapçık boyunca karşılaşılabilir. İşte bir diğeri: Harun Yahya “Atalarımızla aynı anda mı yaşıyoruz?” başlığı altında (s. 49-50), atalarımıza ait özelliklerin günümüz insanında da bulunduğunu, dolayısıyla evrimin olmadığını açıklamaya çalışıyor. Bu konuda örnek olarak Homo erectus’un pek çok özelliklerinin günümüzde Avustralya Yerlilerinde gözlenebileceğini veriyor. Burada vurgulanması gereken ilk nokta yazarın düştüğü mantık yanlışlığıdır. Canlılar tabiî ki kendilerinden önceki atalarının özelliklerinin önemli bir bölümünü taşırlar, bunları kendileri tümden var etmemişlerdir. İnsanın da kendi evrim çizgisinde yer alan atalarının, bu arada Homo erectus atalarının bazı genlerini taşımasından doğal bir şey yoktur.

İkinci nokta ise, yazarın bunu yaparken yine rakamlarla oynuyor olmasıdır. Avustralya Yerlilerini “ilkel” özelliklere sahip olduğunu göstermek amacıyla onların beyin hacmi ortalamasını 900 cc olarak veriyor (s. 49). Yeryüzünde, yazarımızın verdiği beyin hacmi ortalamasına sahip hiçbir insan topluluğu yaşamamaktadır. Yaşayan insan toplulukları arasında beyin hacmi ortalaması açısından en düşük değere sahip olan grubun Avustralya Yerlileri olduğu bilinir; ancak ortalama değer, Yahya’nın belirttiği gibi 900 cc değil, 1256 cc’dir (8). Yani, yazarımızın verdiği rakamdan yaklaşık 350 cc daha yüksektir.

Ya Neandertaller?

Yaratılışçıların akıl almaz çelişkileri ve çarpıtmaları bununla da bitmemektedir. Örneğin haftalık haber yorum dergisi Aksiyon’un 147′inci sayısında yayımlanan E. Şahin Çakır imzalı bir yazı, yüzyılımızın belki de en önemli antropolojik sorununu, insan olanla olmayanı ayırmanın formülünü önümüze koyuveriyor (9). Bu yazı, yüzyıllardır bilim çevrelerinin çözemediği soruyu bir anda çözüvermişti. Çakır’a göre “insan olma” kriteri Kur’an’da yer almaktaydı ve çözümü gayet basitti: Eğer bir canlı ölülerini gömüyorsa insandı, gömmüyorsa insan değildi. Bu özellik Neandertallerde görüldüğü için hiç kuşkusuz bu fosil grubu “insan” olarak değerlendirilmeliydi (10). Buna karşılık Homo erectus, Homo habilis, Australopithecus’lar bu payeye “erişemeyecekler”di. Ancak geriye yanıtlanması gereken acayip bir soru kalıyordu: Günümüzde ölülerini gömmeyen bazı insan gruplarının olduğu bilindiğine göre bunlar insan değil miydi?

Görüldüğü gibi, tek bir kaynaktan yola çıktıkları bilinen yaratılışçılar kimin “insan” olduğu konusunda uzlaşmaya varmaktan çok uzaktırlar. Yaratılışçılardan biri Homo erectus’a “insan” derken, diğeri “Hayır, insan değil” diyor. Peki kimin söylediği doğru? Daha kimin insan olduğunu çözümleyememiş bir (dinî) düşüncenin savunucularının evrim görüşünü “bilimsel olarak çürütme”ye kalkışmaları ne ölçüde ciddidir?

İnsanın yakın akrabaları kimler?

Yaratılışçılara göre canlı türleri arasında kesinlikle akrabalık söz konusu değildir. Bu düşüncenin doğal bir uzantısı olarak, insanın kuyruksuz büyük maymunlarla akraba olduğu telâffuz bile edilemez. O halde, insanla kuyruksuz büyük maymunlar aynı kökten gelmiyorlarsa acaba moleküler yapılarındaki benzerlikler bir tesadüf müdür? Ve niçin genetik açıdan insana en yakın canlılar kuyruksuz büyük maymunlardır da başka türler değildir? Niçin evrimsel modelde önerildiği gibi, akrabalık yönünden birbirlerine yakın türlerin moleküler yapılarındaki benzerlikler daha fazla, uzak olan türlerinki ise azdır? Canlılar birbirlerinden ayrı yaratılmışlarsa niçin bazı canlılar birbirlerine diğerlerinden daha fazla benzemektedirler?

İnsanın en yakın biyolojik akrabalarının kuyruksuz büyük maymunlar olduğu ve bu canlılarla insanın ortak bir ataya sahip olduğu son yıllardaki genetik ve fosil bulgularla sürekli desteklenirken, bunun aksini savunmak olsa olsa anakronizmdir. Tüm bu antropolojik ve biyolojik bulguları görmezden gelen yazarımız “Aradaki yüzeysel benzerlik dışında maymunun insana diğer hayvanlardan daha fazla bir yakınlığı söz konusu değildir” (s. 104) diyerek harikalar yaratmaya devam ediyor.

Harun Yahya’nın zannettiğinin aksine, insanın kuyruksuz büyük maymunlarla yakın akraba olduğu inkar edilemez duruma gelmiştir. Yapısal ve işlevsel binlerce kanıtın yanı sıra son dönemlerde gerçekleştirilen moleküler genetik çalışmalar bu yakınlığı daha da pekiştirmiştir. Bu çalışmaların bulgularına göre insanla kuyruksuz büyük maymunlar arasındaki moleküler benzerlik yüzde 98′den daha fazladır. Bunun yanı sıra, antropolojik kazılarda ele geçen bulgular da bu görüşü desteklemeye devam etmektedir. Örneğin 1994 yılında ele geçen Ardipithecus ramidus fosilleri gerek vücut oranlarıyla gerek diş yapısıyla insan-kuyruksuz büyük maymun ayrımına yakın bir canlının özelliklerini göstermektedir (11). İşte size, yaratılışçıların “yok” dedikleri sayısız geçiş formlarından biri daha.

Ardipithecus’un geçiş formu olduğunu yaratılışçılara kabul ettirmek imkansızdır. Peki bu durumda ne olacaktır? Olacakları şimdiden söyleyebiliriz: Onlar bilim sofrasının kenarında bekleyecek ve doğacak ilk fırsatta ramidus’u “maymun yapma fırsatını” (!) kaçırmayacaklardır. Bilim çevreleri, bu canlının insan evrimindeki yeri ve önemini tartışmaya koyulacaklar; resmin genelini gerçeğe en yakın biçimde oluşturma çabası içerisine girecekler; bu arada uzmanlar konunun eksik ya da açıklanamayan yönlerini dile getirecek ve zaman zaman da birbirlerinin zayıf ve hatalı yönlerini öne çıkararak eleştireceklerdir. İşte yaratılışçılar tam bu aşamada hücum edip yapbozun genelini değil de bir parçasını alıp ondan yararlanmaya çalışacaklardır. Çünkü resmin (ya da yapbozun) geneli onlara uygun değildir. Zaten yaratılışçıların bilim üretme mekanizmaları işte bu “kırıntılara” dayanmaktadır.

İnsan “maymun”dan mı türedi?

Yaratılışçıların yaptıkları en bariz çarpıtmalardan biri de insan evrimi söz konusu olduğunda “insanın maymundan türediği” söylemine başvurmalarıdır. Harun Yahya da aynı taktiği sürdürmekte bir beis görmemektedir. Bu, temelden yanlış bir yaklaşımdır ve kasıtlı olarak Darwin’den bu yana sürdürülegelmektedir. Bunun doğrusu “insan, hem kuyruksuz büyük maymun hem de insan özelliklerini taşıyan ortak bir atadan türedi” şeklinde olmalıdır. Ancak evrim karşıtları, kitleleri ajite etmek, onları yanlış yönlendirerek desteklerini arkalarına alabilmek için bu ucuz numaraya başvurmaya özel bir gayret sarf etmektedirler. Aynı numaranın Harun Yahya tarafından da yapıldığını görmek hiç de şaşırtıcı değildir. İnsanın maymundan geldiğini söylemek maymunu ata, insanı torun konumuna getirir. Halbuki ortak ata, insanın olduğu kadar kuyruksuz büyük maymunların da atasıdır. “İnsanın maymundan türediği” deyişinde zımnî bir amaç vardır. Bu ifade üzerine, evrim kuramı hakkında bilgisi olmayan birisinin kafasında, “İnsan maymundan geldiğine göre değişerek günümüze gelmiş, buna karşılık ‘maymun’ hâlâ yaşadığına göre değişiklik geçirmeden günümüze ulaşmış” düşüncesi yer edecektir. Arkasından da doğal olarak “Bir canlı türü değişirken diğeri niçin değişmiyor?” sorusu gündeme gelecektir. Ardından sorular çeşitlenerek devam edecektir. Maymun niçin evrimleşmedi? Maymunlar niçin insana dönüşmüyor? İleride insana dönüşecek maymunlar olabilir mi? İşte size bir çarpıtmanın anatomisi…

Bunun yerine, insan ve kuyruksuz büyük maymunların ortak bir atadan geldikleri şeklinde ifade edersek bu soruların hiçbirine gerek kalmayacağı ortaya çıkar. Yani ortak atanın ne tam insan ne de tam kuyruksuz büyük maymun olduğu, ikisinin özelliklerini de barındıran bir canlı olduğu anlaşılacaktır. Bunun doğal bir uzantısı olarak, hem insanın hem de kuyruksuz büyük maymunların değişerek günümüze geldikleri sonucu ortaya çıkacaktır. Ancak bu formülasyon, insan evrimini gerçeğe daha yakın biçimde ifade ettiği ve kolay anlaşılabilir olduğu için yaratılışçıların işine gelmemektedir.

Primat evrimi

Peki bu ortak ata nasıl ortaya çıktı? Günümüzde 200′den fazla primat türü yaşamaktadır. Yok olan türlerin sayısı ise bundan çok daha fazladır. Bunlar arasındaki evrimsel ilişkiler yaratılışçıların ileri sürdüğü gibi basit, çizgisel düzeye indirgenemez. Primat evrimi yaklaşık olarak 65 milyon yıllık bir zaman dilimini kapsar. Bu süreçte ilk önce Prosimii denilen primat öncülleri, daha sonra Yeni ve Eski Dünya primatları ortaya çıkmıştır. İnsan ve kuyruksuz büyük maymunların ortak atası da Eski Dünya primatları içerisinde yer alır. İnsan soyu ise, Eski Dünya primatları içerisinde yer alan bir grubun (yani ortak atanın) evrimsel dallanması sonucu yaklaşık 7-6 milyon yıl önce oluşmuştur.

Eğer evrim yoksa, primat grupları niçin yukarıdaki sırayı takip ederek yeryüzünde görülmüşlerdir? Bu sıralanış acaba tesadüf müdür? İlk primat örnekleriyle daha sonraki primat örneklerini birarada göremezsiniz. Aynı şekilde Homo genusuna, yani insan cinsine ait fosilleri, ne Aegyptopithecus ne de Dryopithecus fosillerinin bulunduğu katmanlarda ele geçirebilirsiniz. Bu aşamada yaratılışçılara sormak gerekiyor: Tüm bu türler bir anda mı, yoksa bir sıra düzeni içerisinde mi yaratıldı? Eğer bir anda yaratıldılarsa niçin tüm canlıları aynı tabaka içerisinde bulamıyoruz? Diğer bir deyişle, niçin insan fosilleri dinozorlarla aynı tabakada birlikte bulunmazlar? (Bugün biliyoruz ki, dinozorların yaşadığı dönemde değil insan, ilk primatlar bile yeryüzünde yoklardı.) Yok eğer tüm canlılar aynı anda yaratılmadıysa o zaman niçin bazı türler yok olup diğerleri yaşamaya devam etmektedir?

Günümüzde bu ve benzeri sorulara evrim kuramı dışında yanıt verebilecek başka bir açıklama tarzı yoktur. Yaratılışçılık açısından bakıldığında ise bu sorulara yanıt bulmak hiç mümkün değildir. Bu sorular hiçbir dinde gündeme getirilmez. Peki o halde sorulmayan/ sorgulanamayan bir düşünce (yani yaratılışçılık) nasıl “bilimsel” olarak sunuluyor da, kendini sorgulayarak sürekli değişen/gelişen (ya da en azından bu olanağı içerisinde barındıran) evrim kuramı “bilimsel” kabul edilmiyor?

Mükemmel “dizayn”

Evrim karşıtlarının, sürekli olarak, canlıların mükemmel bir şekilde “dizayn” edildiklerini, bütün canlıların şaşmaz bir incelikle işlev gördüklerini kafalara yerleştirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Onlara göre bu mükemmelliğin tepe noktasında tabiî ki insan yer almaktadır. İnsan, ruhu ve düşünceleriyle tüm canlılardan daha üstündür, hatta diğer tüm canlılar ona hizmet için yaratılmışlardır.

Ancak durum hiç de evrim karşıtlarının ileri sürdüğü gibi değildir. Hemen her insanın bir (bazen de birkaç) organının yaşamının belli bir döneminde ya da tüm yaşamı boyunca yeterince işlev görmediğini, hastalandığını hepimiz biliriz. Bunu görmek için hastanelere gitmeye de gerek yoktur. Yani yaratılışçıların söylediğinin aksine, insan mükemmel tasarlanmış, şaşmaz hassaslıkla işleyen bir organizma değildir. Tüm canlılar gibi insan da hâlâ değişmenin sancılarını çekmektedir.

Bu konuda birkaç örnek verelim. İnsanların hemen hepsinde üçüncü azı dişi (yirmilik diş) sorun yaratmaktadır. Bu dişler ya eğri çıkmakta ya da çıkıp işlev görmedikleri için çabucak çürümektedirler. Sonuçta neredeyse tüm insanların bu dişlerle başı derttedir. Sizce bu mükemmel bir “dizayn” mıdır? Bunun tek mantıklı açıklamasını evrim kuramı içerisinde bulabiliriz. Çünkü insanda çene boyutları gittikçe küçülmekte ve dolayısıyla dişler, küçülen çenede yer bulmakta güçlüklerle karşılaşmaktadırlar. Küçülmeden en fazla etkilenen dişler, diş kavsinde en arkada yer alan üçüncü azılardır.

Başka bir örnek de dik yürüme üzerine verilebilir. Evrim düşüncesine göre dik yürüme, insanın sonradan kazandığı bir özelliktir. Antropolojik araştırmalar, dik yürümenin zaman içerisinde, yavaş işleyen (12) bir süreç sonunda ortaya çıktığını ve bu arada pek çok yan dalın oluştuğunu göstermektedir. Elimizdeki bulgulara göre dik yürümeye geçişin ilk adımları 4,4 milyon yıl önce Ardipithecus ramidus’ta görülmüş, Australopithecus, Homo habilis ve Homo erectus’ta gelişmeye devam ederek günümüze gelinmiştir. Ancak bu süreç tamamlanmamış, hâlâ devam etmektedir. Farklı bir ifadeyle, insan dik yürümeye henüz tam anlamıyla uyum sağlamış bir canlı değildir. Nitekim uzun bir süre ayakta kaldığımızda, başta belimiz ve ayaklarımız olmak üzere vücudumuzun pek çok bölümünden itirazlar yükselmeye başlar. Düz tabanlık ve ayakta ortaya çıkan diğer yapısal bozukluklar bu sürecin tamamlanmadığının diğer göstergeleridir.

Adaptasyon (uyarlanma) ve yaratılışçılık

Buradan çok önemli bir noktaya geliyoruz. Yukarıda verilen örneklerin hepsi canlıların mükemmel yaratılmadıklarını ama çevreye uyum sağlayarak yaşamaya çalıştıklarını ve bu arada değişime uğradıklarını göstermektedir. Yaratılış düşüncesini savunanların açıklayamadıkları konulardan biri de uyarlanmadır. Acaba evrim karşıtları canlıların “uyarlanma”sını nasıl açıklamaktadırlar? Biliyoruz ki evrim karşıtı düşünce, önlerinde duran sayısız kanıt karşısında gerileyerek, tür içerisinde değişmelerin olabileceğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak sorun burada bitmemektedir. Canlılar mükemmel olarak yaratılmışlarsa acaba niçin de