Harun Yahya’nın Evrimcilerin İtirafları ve Evrim Aldatmacası kitaplarında sürüngenler ile kuşlar arasında bir ara geçiş formu olarak kabul edilen Archaeopteryx ile ilgili doğru olmayan birçok yazı var. Bunların bazılarına değinmek ve doğrularını aktarmak istiyorum. Harun Yahya kitabında şöyle diyor (Harun Yahya, Evrimcilerin İtirafları, s. 63):
Archaeopteryx’in sadece soyu tükenmiş bir kuş türü olduğunun ve yarı dinozor-yarı kuş bir ara-geçiş formu olmadığının delilleri kısaca şöyle sıralanabilir:
1. Bu canlının “sternum”unun yani göğüs kemiğinin uçan kuşlardaki yapıda olmaması canlının uçamayacağının en önemli kanıtı olarak gösterilmekteydi. Ancak 1992 yılında bulunan yedinci Archaeopteryx fosili evrimci çevreler arasında çok büyük bir şaşkınlık uyandırdı. Zira bu son bulunan Archaeopteryx fosilinde evrimcilerin çok uzun zamandır yok saydıkları göğüs kemiği vardı. Nature dergisinde “… göğüs kemiğinin varlığı güçlü uçuş kaslarının olduğunu gösteriyor” 189 deniliyordu.
Bu bulgu Archaeopteryx’in tam uçamayan bir yarı kuş olduğu yönündeki iddiaların en temel dayanağını geçersiz kıldı.
2. Öte yandan, Archaeopteryx’in gerçek anlamda uçabilen bir kuş olduğunun en önemli kanıtlarından bir tanesi de hayvanın tüylerinin yapısı oldu. Archaeopteryx’in günümüz kuşlarından farksız olan asimetrik tüy yapısı, canlının mükemmel olarak uçabildiğini gösteriyordu.
189. Nature, cilt 382, 1 Ağustos 1996, s. 401
Şimdi burdaki argümanları madde madde incelemek istiyorum:
- Archaeopteryx’in göğüs kemiği vardı veya tüyleri asimetrikti onun için “mükemmel olarak uçabiliyordu” demek mümkün değildir. Uçabilmek için gerekli bazı kriterler vardır: tüyler in asimetrikliği, kanatların esnekliği, omuz bağlantısı, kas kütlesi yüzdesi gibi.
- Speakman ve Thomson 1994′de yaptıkları araştırmada (1) Archaeopteryx’in kanatlarındaki tüylerin asimetrikliğinin günümüz modern kuşlarınınkilere göre çok düşük olduğunu ortaya koymuştur. Tüylerin asimetrikliği genel olarak uçarken tırmanma ve manevralarda çok etkilidir bu sebeple asimetrikliği düşük diye uçamaz diyemeyiz ama günümüzdeki uçabilen modern kuşlar gibi uçamadığı kesindir.
- Modern kuşlar uçarken temel olarak “pectoralis” kasını kullanırlar. Modern kuşlarda bu kasın ağırlığı vücut ağırlığının %35′ine kadar çıkar ve genel olarak %20-35 arasında değişir. Modern kuşlar oldukları yerden havalanabilmek ve düşük hızlarda uçmak için gerekli kanat çırpma hareketlerini yapmak için bu kası kullanırlar. Yapılan araştırmalara göre Archaeopteryx’deki pectoralis kasının vücut ağırlığına oranı %9′du (2). Bu da modern kuşlara göre oldukça düşük bir orandır. Ayrıca Speakman’ın araştırmasına göre bir kuşun modern kuşlar gibi oldukları yerden havalanabilmek, düşük hızlarda uçabilmek için gerekli manevraları yapabilmesi için pectoralis kasının ağırlığının vücut ağırlığına oranının en az %16 olması gerekir (3). Görüldüğü gibi Archaeopteryx bu sınırın altındadır.
- Yine modern kuşlardaki “supracoracoideus” kası kuşların durdukları yerden havalanmasında ve düşük hızlarda uçabilmesinde çok önemli bir yere sahiptir. Yapılan araştırmalara göre Archaeopteryx hem kütle oarak hem de düzenleme olarak modern kuşlardaki gibi bir supracoracoideus kasına sahip değildir (4).
Burdan çıkan bir sonuç şudur: Archaeopteryx olduğu yerden havalanabilmek için gerekli kas gücüne ve yapısına sahip değildi. Havalanabilmek için belli bir süre koşup yeterli hıza ulaşması gerekiyordu. 8-9 m/s hızlar civarında rahatça uçabildiği düşünülmektedir çünkü bu hızlarda çok fazla kas gücü gerekmemektedir. Daha çok olduğu yerde havalanmak, düşük hızlarda uçmak ve keskin manevralar yapabilmek için yüksek kas gücüne ve günümüzdeki modern kuşlardaki gibi düzgün bir kas yapısına sahip olmak gerekir.
Görüldüğü gibi elimizdeki veriler Archaeopteryx’in “mükemmel olarak uçabildiğini” göstermekten çok uzaktır.
Yine aynı kitapta geçen başka bir bölümde şöyle diyor (Harun Yahya, Evrimcilerin İtirafları, s. 63-64 ve Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, 2005, s. 80):
Archaeopteryx’in ağızındaki dişleri de yine canlıyı bir ara form kılmaz. Evrimciler bu dişlerin bir sürüngen özelliği olduğunu söyleyerek kasıtlı bir aldatmaca yapmaktadırlar. Oysa dişler sürüngenlerin tipik bir özelliği değildir. Günümüzde bazı sürüngenlerin dişleri varken bir kısmının yoktur. Daha da önemli olan nokta dişli kuşların da Archaeopteryx ile sınırlı olmamasıdır. Fosil kayıtlarına baktığımızda Archaeopteryx ile aynı dönemde veya Archaeopteryx’ten sonra ve hatta günümüze oldukça yakın tarihlere kadar “dişli kuşlar” olarak isimlendirilebilecek ayrı bir kuş grubunun yaşamını sürdürdüğünü görürüz.
Şimdi burdaki argümanların geçerliliğine bakalım:
- Tüm sürüngenler içinde sadece kaplumbağaların dişleri yoktur. Ayrıca zaten kuşların Theropod dinozorlarından evrimleştiği savunulmaktadır. Yani kaplumbağaların dişinin olmamasının kuşların Theropod dinozorlarından evrimleştiği teziyle hiçbir ilgisi yoktur.
- Archaeopteryx’in diş yapısının dinozorlarınkinden çok farklı olduğu da gerçek değil. Archaeopteryx’in dişleri tırtıksızdır ve bu şekilde dişlere sahip oldukları bilinen dinozorlar vardır: Ornithomimosaur’lar, therizinosaur’lar ve oviraptorosaur’lar.
- Yaşayan hiçbir kuş türünün dişi yoktur. Ama kuşların embriyoları incelendiğinde diş tomurcukları oluştuğu fakat bunların ileriki aşamalarda yok olduğu ve diş oluşmadığı görülmektedir. Bu bilgi bize kuşların atalarının dişleri olduğunu ama bu özelliğin modern kuşlarda yok olduğunu göstermektedir.
- Dişlerinin büyük bölümünü kaybettiği bilinen 4 kuş türü vardır: Hesperornis, Ichthyornis, Gansus, and Limenavis. Bu türler neredeyse modern kuşlar kadar gelişmiştir ve modern kuşlardan genel olarak tek farkları dişleri olmasıdır. Bu sebeple bu türler sürüngen-kuş evrimindeki birkaç farklı yoldan biri için artık son basamak olarak değerlendirilmektedir. Yani bunları göstererek kuşların dişi olmasının normal birşeymiş gibi anlatılması tamamen yanlıştır.
İngilizce biliyorsanız Archaeopteryx ile ilgili daha ayrıntılı bilgi edinmek için Talk Origins sitesindeki All About Archaeopteryx makalesini okumanızı öneririm. Bu makale oldukça ayrıntılı bir şekilde Archaeopteryx’in tüm özelliklerini incelemekte ve nasıl birçok sürüngen ve kuş özelliklerini birarada barındırdığını açıklamaktadır. Ayrıca İngilizce bilmeyenler Dr. Ümit Sayın’ın “Uçtu Uçtu Dinozor Uçtu” başlıklı makalesini okuyarak konuyla ilgili bilgi alabilir (bölüm 1, bölüm 2, bölüm 3).
Referanslar:
1. Speakman, J.R. & Thomson, S.C., Flight capabilities of Achaeopteryx. Nature, 1994, 370:514.
2. Ruben, J., Reptilian physiology and the flight capacity of Archaeopteryx. Evolution, 1991, 45: 1-17.
3. Speakman, J. R., Flight capabilities in Archaeopteryx. Evolution, 1993, 47: 336-340.
4. Ostrom, J.H., Archaeopteryx and the Origin of Flight. The Quarterly Review of Biology, 1974, 49(1)
Kaynaklar:
- Chris Nedin, All About Archaeopteryx, http://talkorigins.org/faqs/archaeopteryx/info.html , 1999
- http://www.talkorigins.org/indexcc/CC/CC214.html
Kategorisi: Evrim, Evrim Teorisi, Harun Yahya, yaratılış | Etiketlendi: Archaeopteryx, Evrim, Evrim Teorisi, Harun Yahya, yaratılışçılık
Kuşların Kökeni ve İlk KuşÜstteki soruyu cevaplamak için yeryüzünde ortaya çıkmış bilinen en eski kuşa bakmak gerek elbette. Bu kuşun ismi, Archaeopteryx.
Peki bu kuş, “kanat ve tüyleriyle birlikte” mi var olmuş?
Elbette!… Archaeopteryx‘in 150 milyon yıllık fosilleri, bizlere canlının günümüz kuşlarından farksız bir kanat ve tüy yapısına sahip olduğunu gösteriyor. Archaeopteryx 19. yüzyılda ilk bulunduğunda kanatlarındaki pençe benzeri tırnaklar nedeniyle Darwinistler tarafından “ilkel kuş” veya “yarı sürüngen” ilan edilmişti, oysa türün keşfedilen yeni fosilleri ve bunlar üzerinde yapılan detaylı araştırmalar, canlının günümüz kuşları gibi asimetrik tüylere, onlar gibi uçuşa uygun içi boş kemiklere, aerodinamik bir kanat yapısına sahip olduğunu gösterdi. (Üstteki rekontrüksiyon resimde görüldüğü gibi.)
Bu nedenle ornitoloji (kuşbilimi) konusunda dünyanın önde gelen otoritelerinden biri olan Kansas Üniversitesi profesörü Alan Feduccia, Archaeopteryx‘in “ilkel kuş” olduğu yönündeki tezlerin geçerliliğini yitirdiğini 1999 basımı The Origin and Evolution of Birds (Kuşların Kökeni ve Evrimi) adlı kitabında belirtir. Feduccia, sadece Archaeopteryx hakkındaki efsaneleri değil, Sayın Karasu’nun çok ikna olduğu “kuşlar dinozorlardan evrimleşti” hikayesini de reddetmektedir. Bu konuda geçtiğimiz haftalarda yaptığı önemli açıklama, Science Daily sitesinde, “Scientists Say No Evidence Exists That Therapod Dinosaurs Evolved Into Birds” (Bilim Adamları Therapod Dinozorların Kuşlara Evrildiğini Gösteren Hiç Bir Kanıt Olmadığını Söylüyor) başlığıyla yayınlanmıştı. “Kuşların evrimi”ne inanan herkese, bu kaynağı incelemeyi şiddetle öneririm.
Atalarından Yaşlı Kuşlar?
Zaten “kuşların etobur dinozorlardan türediği” iddiası, kendi içinde çok büyük bir çelişki barındırıyor: Bilinen en eski kuş olan Archaeopteryx, 150 milyon yıl yaşında. “Kuşların atası” olarak ileri sürülen dinozor fosillerinin yaşı ise, 130 milyon yıl öncesinden geriye gitmiyor! Yani kuşlar, “ataları” olarak gösterilen dinozorlardan daha eskiler…
Peki Darwinistler böyle bir saçmalığı nasıl savunuyor?
Bunu savunmak için bir “yöntem” kullanıyorlar da, o sayede. İsmi “Cladistics”. Bu tartışmalı yöntemi savunanlar, bulunan fosillerin yaşlarının gözardı edilmesi, sadece eldeki fosillerin karakteristik özelliklerinin birbiri ile karşılaştırılması ve bu karşılaştırma sonucunda ortaya çıkan benzerliklere göre evrimsel soy ağaçları kurulması gerektiğine inanıyor.
Bu görüşü savunan Darwinist bir sitede, fosil yaşı Archaeopteryx‘ten çok daha genç olan Velociraptor‘un Archaeopteryx‘in atası sayılmasının neden “mantıklı” olduğu şöyle açıklanıyor:
Şimdi şunu sorabiliriz: Velociraptor nasıl olur da Archaeopteryx‘in atası olabilir, ondan sonra gelmiş olmasına rağmen? Çünkü fosil kayıtlarındaki boşluklardan dolayı, fosiller her zaman “tam vaktinde” ortaya çıkmazlar. Örneğin Geç Kratase devrine ait, Madagaskar’da bulunmuş Rahonavis adlı yeni bulunan bir fosil, kuşlarla Velociraptor gibi bir sürüngen arasında geçiş formu gibi durmaktadır, ama 60 milyon yıl geçtir. Ama hiç kimse bunun geç ortaya çıkışının kayıp halka olmasına engel teşkil ettiğini söylememektedir, çünkü çok uzun bir süre yaşamış olabilir. Bu gibi örnekler “hayalet bağlantılar” olarak adlandırılır; bu hayvanların daha önce de VAR OLDUKLARINI VARSAYIYORUZ.
Yani cladistics’i kabul etmek için, önce Darwinizm’i doğru varsaymak gerek. Dolayısıyla cladistics yoluyla yapılan fosil yorumlarının Darwinizm’e kanıt oluşturması mümkün değil.
Kaynak: http://www.mustafaakyol.org/archives/2005/10/ayse_ozek_karasu_ve_cehalet.php
İlave: 25 Haziran 2000 tarihli Darwinci Milliyet gazetesi haberi kuşların atası kuş çıktı diye duyurmuştur. Bazı ateistler hala ısrarla eski fosillere göre yapılan yorumları kendilerine referans almaktadırlar.
Son bulunan yedinci Archæopteryx fosili, uzun zamandır varlığından şüphe edilen, ama hiçbir zaman ispatlanamayan bir dikdörtgensel göğüs kemiğinin varlığına işaret ediyor. Bu canlının uzun mesafelerde uçuş yeteneği hala spekülasyona dayalı, ama göğüs kemiğinin varlığı güçlü uçuş kaslarının olduğunu gösteriyor.(104 Nature, cilt 382, 1 Ağustos 1996, s. 401)
Bu bulgu, Archæopteryx’in tam uçamayan bir yarı-kuş olduğu yönündeki iddiaların en temel dayanağını geçersiz kıldı.
Öte yandan, Archæopteryx’in gerçek anlamda uçabilen bir kuş olduğunun en önemli kanıtlarından bir tanesi de hayvanın tüylerinin yapısı oldu. Archæopteryx’in günümüz kuşlarınınkinden farksız olan asimetrik tüy yapısı, canlının mükemmel olarak uçabildiğini gösteriyordu. Ünlü paleontolog Carl O. Dunbar’ın belirttiği gibi, “tüylerinden dolayı bu yaratık tam bir kuş özelliği gösteriyordu”.(105 Carl O. Dunbar, Historical Geology, New York: John Wiley and Sons, 1961, s. 310)
Feducca (dünyanın en iyi kuşbilimcilerinden birisidir- gerçi çoğu ateistin umrunda değil onlar için materyalist ideolojilerinin yaşaması yeterlidir) Science Daily
adlı sitedeki yazısında diyor ki :
“Hepimiz şu konuda mutabıkız ki kuşlar ve dinozorların bazı ortak sürüngen ataları vardı.” diyor biyoloji profesörü Feduccia (UNC’s College of Arts and Sciences). “Fakat dinozorların, bugün dışarıda uçtuğunu gördüğümüz modern kuşların ataları olduğunu söylemek büyük bir hata olur.”
ve daha önce bulunan fosil kayıtlarının yanlış anlaşıldığını açıklıyor.
“Başka bir deyişle, “Bu bilim değil… Bu komik bir avuntudur.” Evet Feducca bir evrimci olmasına rağmen bunları açıklıyor.
İlave:
Kuşlar ile sürüngenler arasındaki farklar
Kuşların akciğerleri, sürüngenlerden ve tüm diğer kara omurgalılarından tamamen farklı bir yapıdadır. Kuşlarda, kara omurgalılarının aksine, hava akciğer içinde tek yönde hareket eder ve böylece kuş daima oksijen alıp karbondioksit verebilir. Kuşlara özgü bu yapının standart kara omurgalı akciğerinden evrimleşmiş olması imkansızdır, çünkü ara yapıya sahip bir canlının nefes alması mümkün değildir. ( Michael J. Denton, Nature’s Destiny, Free Press, NewYork, 1998, s. 361.)
Alan Fecuccia ve Julie Nowicki tarafından 2002 yılında, kuşlar ve sürüngenlerin embriyoları arasında yapılan karşılaştırmalar, iki canlı grubunun ayak yapılarının çok büyük farklılık gösterdiğini ve aralarında evrimsel bir ilişki kurulmasının imkansız olduğunu kanıtlamıştır.(David Williamson, “Scientist Says Ostrich Study Confirms Bird ‘Hands’ Unlike Those Of Dinosaurs”, EurekAlert, 14-Aug-2002, http://www.eurekalert.org/pub_releases/200…c-sso081402.php)
İki canlı grubunun kafatası arasındaki en son karşılaştırmalar da aynı sonucu vermektedir. Andre Elzanowski 1999 yılında yaptığı bir inceleme sonucunda ‘’Theropod dinazorlarının çene ve damaklarında kuşların ki ile benzer özellikler olmadığı’’ sonucuna varmıştır (A. Elzanowski, “A comparison of the jaw skeleton intheropods and birds, with a description of the palate inthe Oviraptoridae”, Smithsonian Contributions to Paleobiology,1999, vol. 89, s. 311–323.)
Dişler, kuşlar ile sürüngenleri birbirinden ayıran farklardan biridir. Geçmişte yaşamış bazı kuşların gagalarında dişler olduğu bilinmektedir. Uzun zaman evrime bir kanıt gibi gösterilen bu durumun hiç de öyle olmadığı, çünkü kuş dişlerinin çok özgün olduğu izse zamanla anlaşılmıştır. Feduccia bu konuda şöyle yazar: Belkide Theropodlarla kuşlar arasındaki en önemli farklılık dişin yapısı ve yerleştiriliş şekli ile ilgilidir. Özellikle memeli paleontolojinin temelini en çok diş morfolojisinin oluşturduğu kabul edilirse, kuş ve Theropod dişleri arasındaki büyük farklılıklara neden daha fazla ilgi gösterilmediği şaşırtıcıdır. Özetler, kuş dişi (Archæpteryx, Hesperornis, Parahesperornis, Ichthyornis, Carhayornis ve tüm dişli Mezezoik kuşlarda görüldüğü gibi) birbirine oldukça benzerdir ve Theropod dişlerinden çok farklıdır… Dişin biçimi, çıkış ve yenilenme şekli dahil olmak üzere kuşlarla Theropod dişler temelde hiçbir yönden ortak bir özelliğer sahip değildir. (Alan Feduccia, “Birds are Dinosaurs: Simple Answerto a Complex Problem”, The Auk, Ekim 2002, vol. 119, no. 4, s. 1187–1201.)
Kuşlar sıcakkanlı, sürüngenler ise soğukkanlı canlılardır. Bu, son derece farklı iki ayrı metabolizma demektir ve aradaki dönüşümü rastlantısal mutasyonlarla halledilmesi mümkün değildir. (V. Morell, “A Cold, Hard Look at Dinosaurs”, Discover,1996, vol. 17, no. 12, s. 98–108.)
Sürüngenlerin pulları, kuşların ise tüyleri farklıdır. Bu tamamen farklı iki yapının birbirine evrimleşmesi ise imkansızdır. (ara geçiş canlıları yok)
Sürüngenlerin ağır, kalın ve içi dolu kemikleri vardır. Kuşların kemikleri ise daha incedir ve içleri boştur. Bu şekilde daha hafif olan kemikler kuşların daha rahat uçmalarını sağlamaktadır.
Son olarak şunları ekleyim. Mutasyonlar canlıda bilinçli değişiklikler yapmaz. Yapılan deneylerde mutasyon sonucu doğan canlılar ya sakat olduğu yada canlıya ek bir özellik kattığı görülmemiştir. Darwinin teorisine göre bir sokak köpeği ile ev köpeği arasında çok küçük farklarla evrimleşme safhalarını geçirmesi gerekir. Canlı belkide milyonlarca küçük değişiklikler geçirmelidir. Buna göre mutasyonlar canlı üzerinde bilinçsiz değişiklikler yapıyorken ve canlıya ek bir özellik kattığı görülmüyorken bir dinazordan kuş oluncaya kadar evrim safhasındaki canlıların çeşitliliğini düşünün. Oysaki bundan milyonlarca yıl evvel ki canlıların fosilleri ya bugün ki canlılarla aynı yada türü yok olmuş canlılara ait. Yani anlatmak istediğim ara geçiş fosilleri yok. Bahsettikleri puzzle ın ara elemanları yok. A B C bulunuyorsa bunların aralarında belkide milyarlarca farklı canlı türü olması gerekir. Peki evrimciler bu A B ve C noktalarını nasıl tamamlıyorlar. Fosil kayıtlarına göre mi? Tabiki hayır. Hayal güçlerine dayanarak insanları kandırıyorlar. Yapılan belgesellerin çoğu sahtekarca hazırlanmış masallardır. cladistics denilen ön kabuller evrim teorisini bilimsellikden çıkarıp ön kabullerle hayal gücünün bilime uyarlamasıdır
Sayın kuzucuk,
Size sadece Alan Feduccia ile ilgili daha önce yazmış olduğum bir bölümü ietmek istiyorum:
Ayrıca yazımda Archaeopteryx’in her türlü özelliğiyle bir geçiş formu olduğunu gösteren kanıtları sundum. Özgür, sınırları ve ksıtılamaları olmayan bir insan bunları okuyup kendi sonuçlarını çıkarabilir. Çok da fazla yorum yapmaya gerek yok.
Feducca Dünyanın en iyi kuşbilimcilerinden birisidir. http://www.sciencedaily.com/releases/2005/10/051010085411.htm bu linki okumanızı tavsiye ederim. Ona bakarsanız 1982 de Archaeopteryx in böcekleri ve sinekleri yakalamak için kanatlarını kullandığını hayal ediyorlardı. Mazide yaşamayın dostum. Son bulunan fosil kayıtlarına göre Archaeopteryx in asimetrik tüylere sahip olduğunu günümüzdeki kuşlar gibi içi boş kemik yapısına sahip olduğu ve uçuş için kuvvetli kaslarının olduğu bulundu. Göğüs kemiği buna delalet eder. Ama bilim ve teknik gibi sahtekarlar Feducca gibi bilim insanlarının araştırmalarını insanlara aktarmıyor. Feducca dinazor fosillerinde tüy olarak sanılan şeylerin yanlış anlaşıldığından bahsediyor. Siz samanlıkda saman arayıp da hep iğne buluyorsunuz. Sizin ara geçiş diye öne sürdüğünüz tüm canlılar mükemmel canlılardır. Oysa Darwin der ki örnek veriyim bir sokak köpeği ile ev köpeği arasında çok miktarda değişiklik olması gerekir ve bunun yavaş yavaş meydana gelmesi gerekir. Kaldıki bir sürüngenin kanat takıp uçmasına kadar belki de milyarlarca küçük değişimler geçirmesi gerekir. Mutasyonların ve doğal seleksiyonun bir canlıya ek özellikler kattığı görülmezken bu nasıl iddia edilir. Farzedilim ki böyle bir iddianız var o zaman niçin fosil kayıtlarında ucube yaratıklara rastlanılmıyor. Oysa mutasyonlar bilinçli değildir ve çoğu kez canlıya hiçbir faydası olmayan veya sakat bırakan değişiklikler yaparlar. Samanlıkda saman arayıpda hep iğne bulmak. Ayrıca mutasyonların canlıya sürekli yarar sağlaması lazım. Evrim teorisinde ciddi sorunlar var. Siz biraz düşünün bakalım bir sürüngenin kanat takıp uçmasına kadar ne kadar değişiklik geçirmesi gerekir – ki bunlarında hep faydalı olması lazım-
Hayatın başlangıcına herşeyin tam dengesinde olmasına -fine tuning- evrimciler cevap veremiyor. Bunları sorduğumuzda bizi onlar ilgilendirmez diyorlar. Evrim teorisi cladistics gibi varsayımlarla hala yaşatılmaya çalışıyor. Sen bulduğun fosillere göre yorum yap ne diye bu tür oyunlara gidiyorsun diyesi geliyor insanın.
Burdan focus dergisinin – http://www.netcevap.org/focus0304.html -
COELACANTH İTİRAFLARI nı okuyabilirsiniz. Evrimciler canlı yakalanmadan öncede atıp tutuyorlardı. Daha düne kadar hobbitleri evrime delil olarak sunuyorlardı. Hepsinin yalanı bağnazlığı tek tek ortaya çıkmadı.
Merhaba, google’da rastlantı eseri buldum sitenizi. HY gibi adamların saçmalıklarına cevap veren kimse yokmu diyordum meğerse varmış, öncelikle böyle bir site hazırladığınız için çok teşşekürler. Bir çok kişinin söylemek istediğini fazlasıyla ve müthiş bir bilimsel araştırmayla dile getirmişsiniz. bu yazınızda birşey dikkatimi çekti onu belirtmek istedim; “dişi olmayan tek sürüngen kaplumbağalardır” demişsiniz ama bildiğim kadarıyla iguanaların ve bir kaç keler türünün daha dişi yok. O kısmı tekrar gözden geçirirseniz seviniriz.
umarım siteniz açık kalmaya devam eder artık takipçinizim kolay gelsin saygılar
kuuzucuk,
Snin için önemli olan kuşların dinozorlardan evrimleşmemesi mi yoksa kuşların evrimleşmiş olmaması mı? Feduccia kuşların Thecodont’lardan evrimleştiğini savunmaktadır ve Archaeopteryx’in, yaşayan iki üst canlı grubu arasındaki mükemmel örnek olduğunu söylemektedir.
Şimdi sen Feduccia’yı neden kaynak olarak alıyorsun? Archaeopteryx’in mükemmel bir ara form olduğunu savunmak için mi, kuşların Thecodont’lardan evrimleştiğini savunmak için mi yoksa tamamen farklı kendi amaçlarınıza hizmet eden sebeplerden mi?
merhabalar sitenizi raslantı eseri buldum.benim gibi bir çok kişinin düşüncelerine tercüman olduğunuz için teşekkür ederim.bilim dışı tamamen skolastik bir bakış açısı ve çok bilmiş bir uslüpla yıllardır beyni yıkanan insanlar için umarım faydalı olur.daha aydınlık bir gelecek için başarılarınızın devamını dilerim.teşekkürler.
Harun Yahya’nın Yanılgıları
Blog yazarı, yazısına şöyle başlıyor: “Harun Yahya?nın Evrimcilerin İtirafları ve Evrim Aldatmacası kitaplarında sürüngenler ile kuşlar arasında bir ara geçiş formu olarak kabul edilen Archaeopteryx ile ilgili doğru olmayan birçok …
Kuzucuk tebrikler. Ben evrimi savunsam verdiğin cevaba tık diyemezdim. ama buradaki arkadaşlar yenilen pehlivan güreşe doymaz misali debelenip durmuşlar :)))) Tebrikler
Birde;
Archaeopteryx’in kanatlarının nasıl oluştuğuna dair tez şöyledir (sıkı durun ama) kollarını sinekleri yakalamak için çırparken kolları kanat haline gelmiştir. Breh breh ileri derecede geri zekalılar kanat oluşum şeklini yine kanatlı olan sineği birdenbire ortaya çıkararak, bi de uçurarak, bi de Archaeopteryx’in yemeği sanki sinekmiş gibi bulmuşlar. Meşhur bir söz var Peygamber Efendimiz döneminde şöyle yaparlardı, böyle yaparlardı diye atan birine dayanamayıp “Videoya mı çektin be mübarek” demişti. Sen ve evrimci arkadaşların o kadar sallıyorsunuz ki, insanın siz ordaymışsınız gibi anlatmanıza inanmasını bekliyorsunuz :))))) (Aslında ilginç cevaplarınıza karşı çok daha argo bir cevap vardı ama, bu yönde susma hakkımı kullanıyorum!!!)
Okuduğunu anlamaktan aciz ve işine gelen palavralara gönül rahatlığıyla inanan tiplerden ne kadar çok var şu garip dünyada.
sende ortaya delil koy sanada inanalım. adamlar her yönden haklılar. delilleri ortada, senden gelen cevap atmasyon, delilin yok, kendin çalıp kendin oynuyorsunuz. gönderdiğiniz tüm sitelere baktım ve tüm yazıları okudum hepsi yanlış. 50 yıl önceki bilgiler. 1988 yılından beri evrimle ilgileniyorum bir tane akılcı delil görmedim. birde sahtekarlıklar vardı, piltdown adamı, lucy, domuz dişi vsss. siz bunları bilmiyorsunuz tabii. british museum da sergilenen işte ilk atanız sergisi falan. artık evrimcilerin sahtekarlıklarından o kadar sıkıldım ki, yalancı çoban hikayesine döndü teori. yapışkan satıcı gibi bu renk size çok yakıştı, sizi çok zayıf uzun boylu gösterdi vsss. artık bilimsel çorba palavralarına doydu millet…
Okuduğunu maktan aciz, hatta okumayı becerebildiği bile şüpheli adamların bu tip komik yorumlarını görünce insan diyeceğini bilemiyor. Birşeyleri açıklamaya çalışmanın anlamsızlığı gün gibi ortadayken yapacak pek birşey kalmıyor.
Yazık desem olmaz. Vah vah desem olur aslında ama boşver. Tamam cemal sen kafana göre takılmaya devam et. Hayal alemindeki ikâmetinde sana huzur ve mutluluklar dilerim.
Paganist olduğunuzun ve tesadüf dinine inandığınızın farkında mısınız? Her şey tesadüf ile olmuş durumda, bu kadar cahillik çok fazla. 21. yy sizin gibi paganların kalması çok ilginç. aslında teori değil de sizin incelenmeniz lazım. eskiden taş puta taparlardı, taşlara ilahlık verirlerdi, hiç olmazsa elleride tutaccakalrı bir taş vardı (haşa). sizde o da yok, bizim tanrımız tesadüf diyorsunuz. nerde tesadüf? yok, işte tesadüf! diyorsunuz. aferiin size…
Kompleks canlıların fosillerine rastlanılan en derin yeryüzü tabakası, 520-530 milyon yıl yaşında olduğu hesaplanan “Kambriyen” tabakadır. Kambriyen kayalıklarında bulunan fosiller; salyangozlar, trilobitler, süngerler, solucanlar, denizanaları, deniz yıldızları, yüzücü kabuklular, deniz zambakları gibi kompleks omurgasız türlerine aittir. İlginç olan, birbirinden çok farklı olan bu türlerin hepsinin bir anda ve hiçbir ataları olmaksızın ortaya çıkmış olmalarıdır.
Günümüzün popüler bilim dergilerinden Earth Sciences dergisinin editörü Richard Monestarsky, evrimcileri çaresiz bırakan bu gerçeği şöyle kabul eder:
“Bugün görmekte olduğumuz oldukça kompleks hayvan formları aniden ortaya çıkmışlardır. Bu an, Kambriyen devrin tam başına rastlar ki, denizlerin ve yeryüzünün ilk kompleks yaratıklarla dolması bu evrimsel patlamayla başlamıştır. Günümüzde dünyanın her yanına yayılmış olan omurgasız takımları erken Kambriyen devirde zaten vardırlar ve yine bugün olduğu gibi birbirlerinden çok farklıdırlar.” (“Mysteries of the Orient”, Discover, Nisan 1993, s. 40)
Hiçbir ortak ataya sahip olmayan bu farklı canlı türlerinin nasıl olup da ortaya çıktığı asla cevaplanamayan bir sorudur. İngiliz zoolog Richard Dawkins de evrimci olmasına rağmen şu itirafta bulunur:
“Kambriyen Devri canlıları, sanki hiçbir evrim tarihine sahip olmadan, o halde, orada meydana gelmiş gibilerdir.” (The Blind Watchmaker, London: W. W. Norton 1986, s. 229)
Kambriyen patlaması canlıları Allah’ın yarattığının açık delillerindendir. Çünkü canlıların hiçbir evrimsel ataları olmadan aniden ortaya çıkmalarının tek açıklaması yaratılıştır.
Cansız Maddelerden Canlılık Oluşamaz. Peki Yeryüzünde İlk Canlı Nasıl Oluştu?
Evrimciler bu soruya karşılık, yeryüzündeki ilk canlının, tesadüfler sonucunda cansız maddenin içinden oluşan bir hücre olduğunu iddia ederler. Yani teorilerine göre, yeryüzünde sadece cansız taşın, toprağın, gazların vs. bulunduğu bir dönemde, rüzgarın, yağmurun, yıldırımların etkisiyle tesadüfen canlı bir varlık oluşmuştur. Oysa evrimin bu iddiası, biyolojinin en temel kanunlarından birine aykırıdır: Hayat yalnızca hayattan gelir, yani cansız madde hayat oluşturamaz.
Cansız maddenin hayat oluşturabileceği inancı, aslında bir Ortaçağ hurafesidir. “Spontane jenerasyon” adı verilen bu teoriye göre, farelerin buğdaydan oluştuğuna, ya da böceklerin yemek artıklarının içinden “kendiliğinden” var olduklarına inanılmıştır. Darwin’in teorisini ortaya attığı dönemde ise, mikropların cansız maddeden kendiliğinden oluştuğu sanılmıştır.
Ancak bu düşünce, Fransız biyolog Louis Pasteur’ün bulguları ile yıkılmış ve Pasteur’ün ifadesiyle “cansız maddenin hayat oluşturabileceği inancı tarihe gömülmüştür.”
Hayat Hayattan Gelir
Pasteur’ün ardından evrimciler yine de ilk canlı hücrenin tesadüfen oluştuğu iddiasını sürdürmüşlerdir. Ama 20. yüzyıl boyunca yürütülen tüm deney ve araştırmalar hep başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Canlı hücresinin “tesadüfen” oluşması bir yana, dünyanın en gelişmiş laboratuvarlarında bilinçli olarak üretilmesi dahi mümkün olmamıştır.
Dolayısıyla ilk canlı organizmanın nasıl ortaya çıktığı sorusu, evrim iddiasını henüz ilk aşamada çıkmaza sokmaktadır. Evrim teorisinin moleküler düzeydeki ünlü savunucularından Prof. Jeffrey Bada şu itirafı yapar:
“Bugün, 20. yüzyılı geride bırakırken, hala, 20. yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz en büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız: Hayat yeryüzünde nasıl başladı?” (“Origins”, Earth, Şubat 1998, s. 40 )
“Hayat hayattan gelir” kanunu, evrim teorisini geçersiz kılarken, dünya üzerindeki ilk canlılığın yine hayattan geldiğini göstermekte, yani canlılığı Allah’ın yarattığını ispatlamaktadır. Cansız maddeye hayat verebilecek olan, sadece Allah’tır. Allah bu gerçeği Kuran’da “O ölüden diriyi çıkarır ve diriden ölüyü çıkarır.” (Rum Suresi, 19) ayetiyle haber vermiştir.
Hücrenin Oluşumu: Aminoasitlerin Dizilimindeki Mucize
Proteinler hücrenin yapıtaşlarıdır. Eğer hücreyi dev bir gökdelene benzetirsek, proteinler de bu gökdelenin tuğlaları sayılabilirler. Ancak tuğlalar gibi standart şekil ve yapıda değildirler. En basit hücrelerde bile en az 2000 kadar farklı türde protein bulunur. Hücre bu çok farklı proteinlerin hepsinin olağanüstü bir uyum içinde çalışması sayesinde yaşar.
Proteinler de kendilerinden çok daha küçük parçalardan oluşur. Bu parçalar, “amino asit” adı verilen ve karbon, azot, hidrojen gibi atomların farklı şekillerde birleşmesiyle oluşan moleküllerdir. Ortalama bir proteinde 500-1000 kadar amino asit vardır. Bazı proteinler çok daha büyüktür. (Harun Yahya, Hücredeki Bilinç)
İşin en önemli yanı ise, amino asitlerin bir proteini oluşturmak için mutlaka belirli bir sıra içinde dizilmeleri zorunluluğudur. Canlı bedenlerinde kullanılan 20 farklı türde amino asit vardır. Bu amino asitler protein oluşturmak için birbirlerine gelişigüzel bağlanmazlar. Aksine, her proteinin belirli bir amino asit dizilimi vardır ve bu dizilimin harfiyen tutturulması gerekir. Protein yapısındaki tek bir amino asitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi, o proteini işe yaramaz bir molekül yığını haline getirir. Bu nedenle her amino asit, tam gereken yerde, tam gereken sırada yer almalıdır. Canlı hücresinde bu dizilimin bilgisi DNA’da saklanır ve proteinler de DNA’daki bu bilgi okunarak üretilir.
Evrim teorisi ise, ilk proteinlerin “tesadüfen” oluştuğunu iddia etmektedir. Ancak olasılık hesapları bunun kesinlikle imkansız olduğunu gösterir. Örneğin 500 amino asitten oluşan bir proteinin amino asit diziliminin “tesadüfen” doğru çıkması, 10950′de 1 ihtimaldir. 10950 demek, 1 rakamının yanına 950 tane sıfır gelmesiyle oluşan akıl almaz bir sayı demektir. Oysa matematikte 1050′de 1′den daha düşük ihtimaller pratik olarak “sıfır ihtimal” kabul edilirler.
Tüm canlılar hücrelerden oluşur. Hücrelerin her biri kendi kendine yetebilir; kendi besinini üretebilir, hareket edebilir ve diğer hücrelerle haberleşebilir. Olağanüstü bir teknolojiye sahip olan hücre, canlılığın tesadüfler sonucu oluşamayacağının kesin bir ispatıdır.
Tek bir proteinin bile tesadüfen oluşaması mümkün olmayan hücre, evrimin “tesadüf” iddiasını tamamen anlamsız hale getiren bir tasarım harikasıdır. Hücrenin içinde, benzetme yapmak gerekirse; enerji santralleri, kompleks fabrikalar, dev bir bilgi bankası, depolama sistemleri ve gelişmiş rafineriler vardır. (Harun Yahya, Hücredeki Bilinç)
Hücredeki Tasarım
Darwin zamanında hücrenin bu olağanüstü yapısı hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Oysa 20. yüzyıldaki bilimsel gelişmeler, canlı hücresinin akıl almaz derecede kompleks bir sisteme sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu denli karmaşık bir tasarıma sahip olan hücrenin, evrim teorisinin iddia ettiği gibi rastlantılarla oluşmasının imkansız olduğu bugün anlaşılmış durumdadır. Elbette insanın bile oluşturamadığı kadar kompleks bir yapı, “tesadüf” ürünü olamaz. Ünlü İngiliz matematikçi ve astronom Profesör Fred Hoyle, bu imkansızlığı şöyle açıklar:
“Tesadüfler sonucu bir canlı hücresinin meydana gelmesi, bir hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen bir Boeing 747 uçağının oluşması kadar imkansızdır.” (Hoyle on Evolution”, Nature, Cilt 294, 12 Kasım 1981, s. 105)
Hoyle, bir başka yorumunda ise şöyle der:
“Aslında, yaşamın akıl sahibi bir varlık tarafından meydana getirildiği o kadar açıktır ki, insan bu açık gerçeğin neden yaygın olarak kabul edilmediğini merak etmektedir. Bunun (kabul edilmemesinin) nedeni, bilimsel değil, psikolojiktir.” (Evolution from Space, New York, Simon & Schuster, 1984, s. 130)
İnsan vücudundaki 100 trilyon hücrenin her birinin içinde enerji santralleri, kompleks fabrikalar, dev bir bilgi bankası, depolama sistemleri ve gelişmiş rafineriler vardır.
SİTOKROM-C
Sitokrom-C, oksijenli solumunu sağlayan en önemli proteinlerden biridir. Varlığı yaşam için kaçınılmazdır. Son derece kompleks bir tasarıma sahip olan bu proteinin tesadüfen oluşması ise imkansızdır.
Yeryüzünde canlı yaşamı nasıl başladı?” sorusu tarih boyunca insanların zihinlerini kurcalamış, felsefeciler, biyologlar, paleontologlar ve tarihçiler bu konuda yüzlerce görüş öne sürmüşlerdir. Modern bilimin günümüzde gelmiş olduğu nokta kesin olarak tek bir gerçeği ortaya koymaktadır: Yeryüzünde canlılık birdenbire ortaya çıkmıştır. Bu gerçek yeryüzü tabakaları ve fosil kayıtları incelendiğinde açıkça görülür.
Louis Pasteur, evrim teorisinin dayanağı olan “cansız madde canlılık oluşturabilir” iddiasını yaptığı deneylerle geçersiz kıldı.
Tesadüflerle Uçak Oluşamaz
Hücre o kadar detaylı bir tasarıma sahiptir ki, ünlü bilim adamı Fred Hoyle onu bir Boeing 747 uçağına benzetir. Hoyle’a göre nasıl bir uçak tesadüfen oluşamaz ise, hiçbir hücre de asla tesadüfen oluşamaz. Aslında bu örnek bile yetersizdir. Çünkü insanoğlu bilgi ve teknolojisi sayesinde dev uçaklar yapabilmektedir, ama hala tek bir hücre dahi yapamamıştır.
Archaeopteryx canlı türüne kuşların atası diyen yada ara fosil den insanlar acaba Archaeopteryx dan 75 milyon yıl önce yaşayan kuş fosili bulmuştur. günümüzdeki kuşların aynısı.. Archaeopteryx nasıl oluyorda ata yada ara fosil oluyor.???..
bir ikincisi koşup koşup uçma saçmalığı(daldan dala atlayıpta bi uçma saçmalığı vardı ama neyse)bunu ortaya atan adamlar ne diyor bakın..
Ayrıca, iddiayı da destekleyen hiçbir bilimsel delil yoktur. Bu iddialardan birinin sahibi olan Yale Üniversitesi Jeoloji Kürsüsü profesörü John Ostrom, kendi iddiasının ve diğer iddianın ne kadar bilim dışı olduğunu şöyle açıklar:
“Benim cursorial senaryom (karadan kanatlanıp havalanma teorisi) kesinlikle spekülatiftir. Fakat arboreal teori (daldan dala atlarken havalanma) de aynı şekilde spekülatiftir” demiştir.kendi söylediğinizin ne kadar bilim dışı ve hayal gücü olduğu bu sözden bellidir. ve birde ünlü bir evrimci paleontolog Larry Martinin sözleri:
Doğrusunu söylemek gerekirse, eğer dinozorlarla kuşların aynı kökenden geldiklerini savunuyor olsaydım, bunun hakkında her kalkıp konuşmak zorunda oluşumda utanıyor olacaktım….
bu söz her şeyi çok rahat açıklar. sadece utanın.. başka söze gerek yok….
Sanırım Protoavis adı verilen ne idüğü belirsiz şeyden “kuş” olarak bahsediyorsun. Protoavis’in kuş olduğu fikrinie nerden kapıldın acaba? Birilerinin sözlerini doğru kabul ettiğin için mi böyle düşünüyorsun yoksa bu konuda bir araştırma yaptın mı? Yazılmış makaleleri, kitapları araştırdın mı? Kuşların kökeniyle ilgili kitaplara hiç baktın mı? Bunları gözden geçirip Protoavis’in bilimsel konumuyla ilgili birşeyler öğrenmeye çalıştın mı? Yoksa malum adamların yazılarına okuyup onları doğru mu kabul ettin?
Alan Feduccia‘dan sıkıldınız anlaşılan şimdi de Larry D. Martin’e mi sardınız? Larry Martin ve Alan Feduccia kuşların kökeniyle ilgili genel kabul gören dinozor kökeni görüşüne karşı çıkan ve kuşların, sürüngenlerin farklı bir grubundan evrimleştiğini savunan ufak bir kesimin önde gelen temsilcileridir. Yani Martin ve Feduccia’nın kuşların dinozor kökenine ilişkin eleştirileri elbette olacaktır. Adamlar bu görüşü kabul etmiyor. Bazı yarım akıllıların kalkıp da bu adamlardan alıntı yaparak evrim karşıtlığı yapması sadece ve sadece komiktir. Konu hakkındaki cehaletlerinin göstergesidir. Ya da cahil falan değildirler ama konuyla pek ilgisi olmayanları aldatmak için böyle yapıyorlardır. Orasını bilemiyorum.
Onun içni kimin neden utanması gerektiğini sen bir kere daha düşün. Biraz araştırma yap, oku, anlamaya çalış, anlamadığın yerde gel sor, yardımcı olmaya çalışalım. Ama sadece malum yerleri okuyup, oralardaki zırvaları burada bana satmaya çalışma. Yemezler. Karnımız bu tip zırvalıklara tok.
ya nebiçim insansınız anlamıyorum. adı üstünde teori. bunun kanıtı yok. bilimsel kaynaklarda yerini almamış. hala diretiyorsunuz biz maymundan geldik işte kanıt diyorsunuz. madem var kanıtınız. çıkartın bir kitap tüm dünyaya yayınlayın harun yahyanın yaptığı gibi işte size kanıt deyin. harun yahyanın sözü var 1 tane ara geçiş formu getirsinler istediklerini vereceğim diyor. gösterin isbatınızı oda size destek olur bu konularda merak etmeyin. olmadığını kabullenin artık. elinizde 1 tane kanıt olsa bütün dünya bütün tv ler bağrır işte size kanıt. evrim teori değil bilimsel kanıttır denir. yok işte yırtınmayın bukadar.
Oktay…
gercekten cok sasirdim, cok komik..!!!! mubarek insan bu kadarmi bilgi fukarasi olur…!
şaka yapmıştır ya :D
Bu ufak çaplı eğlence için teşekkürler Oktay. Senin gibiler de olmas hiç çekilmez şu yaptığımız şeyler. Tekrar sağol :)
önemli değil ne demek. anlayana sivri sinek saz…