Evrim karşıtı yaratılışçı iddialara cevaplar (Answers to creationist claims)

Eylül 8, 2007

Apandis, kuyruk sokumu kemiği ve körelmiş organlar

Kategori: Harun Yahya, evrim, evrim teorisi, yaratılış — Da Vinci @ 2:17 pm

Evrim karşıtlarının sıklıkla üzerinde çarpıtma yaptığı bir konu da körelmiş organlardır. Bakın Harun Yahya, darwinizminsonu.com sitesinde bu konu hakkında neler söylüyor:

Evrim literatüründe uzunca bir süre yer alan, ama geçersizliği anlaşıldıktan sonra sessiz sedasız bir kenara bırakılan iddialardan biri, “körelmiş organlar” kavramıdır. Ancak bir kısım yerli evrimciler, “körelmiş organlar”ı hala evrimin büyük bir delili sanmakta ve öyle göstermeye çalışmaktadırlar.Körelmiş organlar iddiası bundan bir asır kadar önce ortaya atılmıştı. İddiaya göre, canlıların bedenlerinde atalarından kendilerine miras kalmış, ancak kullanılmadıkları için zamanla körelmiş işlevsiz organlar yer alıyordu.

Bu kesinlikle bilimsel bir iddia değildi, çünkü bilgi eksikliğine dayanıyordu. “İşlevsiz organlar”, aslında “işlevi tespit edilememiş” organlardı.

Körelmiş organların ortak atadan türemeye delil oluşturduğu iddiasının “sessiz sedasız bir kenara bırakıldığı” ve bunu sadece “bir kısım yerli evrimcinin” savunmakta olduğu tamamen haya ürünü, uydurma bir iddiadır.

Bu konudaki en büyük çarpıtma aslında körelmiş organların işlevsiz organ diye sunulması ve bunların işlevi olmaması gerektiği şeklinde anlatılması. Bu kesinlikle doğru değildir. Körelmiş organ demek işlevsiz organ demek değildir. Bundan 150 yıl önce Darwin bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yazının devamı ->>

Ağustos 12, 2007

Ernst Haeckel’in embriyo çizimleri üzerine Yaratılışçı çarpıtmalar

Kategori: Harun Yahya, evrim, evrim teorisi, yaratılış — Da Vinci @ 1:54 pm

Prof. Dr. Haluk Ertan’ın Bilim ve Gelecek dergisinden yayımlanan Ernst Haeckel’in embriyo çizimleri üzerine Yaratılışçı çarpıtmalar başlıklı makalesine Evrim Teorisi sitesinden ulaşabilirsiniz. Makale şöyle başlıyor:

Bir grup bilimci, bilgi birikimine katkı sağlamak için emek sarf ediyor ve birtakım bulgular ortaya koyuyor. Fakat bu sonuçlar, bilgi üretmeyen, bilim asalağı durumundaki Yaratılışçılar tarafından, Darwin ve Evrim Kuramını karalamak için sömürülüyor. Araştırmacılar sonunda, bilim dünyasında görmeye pek alışık olmadığımız bir şekilde, çalışmalarının Yaratılışçılar tarafından çarpıtıldığını, Ernst Haeckel’in kimi çalışmalarının bilimsel gerçeklere uymasa da, konuya genel bakışının doğru olduğunu ve embriyoloji biliminin Darwin’in çalışmaları ve Evrim Kuramıyla tam bir uyum içinde bulunduğunu dünyaya duyurmak zorunda kalıyor.

Yazının devamı…

Ağustos 10, 2007

Harun Yahya’nın hayali fosilleri (devam ediyor-2)

Kategori: Harun Yahya, evrim, evrim teorisi, yaratılış — Da Vinci @ 5:01 pm

Harun Yahya’nın hayali fosilleri bitmek bilmiyor. Bu sefer de aşağıdakilerin her ikisinin de ringa balığı olduğunu, tamamen aynı olduğunu ve yaklaşık 50 milyon yıldır hiç değişmediğini söylüyor.

104.jpg

İlk olarak fosilin ne olduğuna bakalım. Fosildeki canlı Diplomystus cinsine dahildir. Bu cinsin hangi takıma dahil olduğuna bakalım: Ellimmichthyiformes.

Şimdi de alttaki resimde görülen balığa bakalım. Resimdeki balık Harun Yahya’nın dediği gibi ringa balığı yani Clupea cinsine dahil. Peki ringa balığı fosildeki canlı ile aynı takımda mı? Ringa balığı Clupeiformes takımında.

İki canlı da Actinopterygii (Işısal yüzgeçliler) sınıfında olmasına rağmen bu sınıfın farklı takımlarında yer alıyorlar. Görüldüğü gibi Harun Yahya bilimsel sınıflandırmada bırakın aynı familyada, cinste, türde olmayı daha aynı takımda bile olmayan canlıları tamamen aynıymış gibi göstermeye çalışıyor.

Ağustos 8, 2007

Harun Yahya’nın hayali fosilleri (devam ediyor)

Kategori: Harun Yahya, evrim, evrim teorisi, yaratılış — Da Vinci @ 9:13 am

Harun Yahya’nın hayali fosilleriyle ilgili önceki yazımda hayali bir leopar kafatasından bahsetmiştim. Bu yazımda ise levrek olduğu iddia edilen bir fosili ele alacağım.

96.jpg

Harun Yahya, Yaratılış Atlasında bu resimdeki fosilin ve alttaki canlının levrek olduğunu ve ikisinin tamamen aynı olduğunu, levreklerin 50 milyon yıldır hiç değişmediğini, bunun da evrim teorisinin yanlış olduğunu gösterdiğini iddia ediyor.

İlk olarak bu resimdeki canlıların ne olduğunu bakalım. Resimde fosili olan canlı Phareodus testis. Bu canlı bilimsel sınıflandırmada Osteoglossiformes (kemikli dilliler) takımına dahildir. Alttaki resimde görülen canlı ise Lepomis macrochirus ([1][2]) türüne ait ve bilimsel sınıflandırmada Perciformes (levreksiler) takımında bulunuyor. İki canlının farklı takımlarda olması birbirlerinden oldukça farklı olduklarını açıkça göstermektedir. Yani ortada Harun Yahya’nın iddia ettiği gibi ikisinin de levrek olması gibi bir durum söz konusu değil. Fosili görülen canlı levreksiler takımında bile değil.

Peki alttaki resimde gördüğümüz canlı levrek mi? Maalesef değil. Harun Yahya onu da tutturamamış. Lepomis macrochirus Levreksiler takımına dahil olmasına rağmen Moronidae (Levrek) ailesinde (familyasında) değildir Centrarchidae ailesine dahildir.

Yaratılış Atlası (Harun Yahya’nın evrimle ilgili diğer tüm kitapları gibi) baştan sona bu tip önemli yanlışlarla dolu. Zaman buldukça bunlara değinmeye çalışacağım.

Ağustos 4, 2007

Harun Yahya öğreniyor mu?

Kategori: Harun Yahya, evrim, evrim teorisi, yaratılış — Da Vinci @ 8:09 am

Yaklaşık 2 yıl önce yazdığım bir yazımda Harun Yahya’nın bir kitabında yapmış olduğu bir çarpıtmadan bahsetmiştim. Kısaca özetlemek gerekirse durum şöyleydi. Charles Darwin’in babası hakkında söylediği bazı olumsuz sözler sanki Charles Darwin’in oğlu Francis Darwin tarafından Charles Darwin için söylenmiş gibi gösterilerek Charles Darwin’in bilimsel saygınlığı hedef alınıyordu. Ben de yazımda bu durumu açıkça ortaya koymuştum.

Ama aradan geçen zamanda bu durum düzeldi. Yani kitabın yeni basımlarında ve internet sitelerinde artık bu alıntı kullanılmıyor. Görüldüğü kadarıyla bu çarpıtmanın bu kadar net bir şekilde ortaya koyulması kendilerini biraz rahatsız etmiş. Burdan da görülüyor ki yaptığımız iş birşeylere yarıyor.

Peki biri çıkıp “sen bunları uydurdun belki nerden bilelim eski baskılarında olduğunu” derse ne olacak. İşte onun için kitabın eski baskısından bir ekran görüntüsü aldım. Aşağıdaki resime tıklayarak resmi büyütebilirsiniz. Kırmızı çerçeve içine alınan kısım artık yeni baskılarda ve internet sitelerinde yok.

Francis Darwin

Harun Yahya ve ekibinin diğer yazılarımı da inceleyerek diğer yanlışlarını da düzeltmesini umuyorum. Ama tüm yanlışlarını burada olduğu gibi kitaplardan çıkarmaya kalksalar ortada kitap kalmaz. Yani anlayacağınız işleri zor.

Temmuz 30, 2007

Harun Yahya’nın hayali fosilleri

Kategori: Harun Yahya, evrim, evrim teorisi, yaratılış — Da Vinci @ 10:21 am

Heralde aranızda Harun Yahya’nın Yaratılış Atlası kitabını duymayan yoktur. Hani şu Avrupa ve Amerika’da okullara ve bilim adamlarına bedava olarak gönderilen yaklaşık 6 kg ağırlığındaki kitap. Hani şu bilim adamlarının çok etkilendiği ve Harun Yahya’ya göre okuyan herkesin evrim teorisinin yanlış olduğunu kabul ettiği kitap.

Bu kitaba HY’nin internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Kitabı incelerseniz göreceğiniz şey şudur: HY bir fosil resminin yanına bugün varolan bir canlının resmini koyar. Resmin altına fosilin bulunduğu yeri ve tahmini yaşını yazar. (Fosille ilgili hiçbir katalog bilgisi yoktur. Yani fosille ilgili herhangi bir araşırma yapma olanağınız yok. Fosillerde en önemli belirleyici unsur fosilin katalog numarası veya fosile verilen özel isimdir. Fosiller bu etiketleri ile tanımlanır. Ama HY kitabındaki yüzlerce fosilin hiçbir için böyle bu bilgiyi vermiyor. Sanırım kimsenin bunların peşine düşüp araştırmasını istemiyor. Bunu söylediklerin doğru mu yanlış mı olduğunun araştırılmaması veya araştırılmasının mümkün olduğunca zorlaşması için yaptığı çok açık.) Daha sonra bunların altında da bu fosil ile resimdeki canlının tamamen aynı olduğunu, hiç değişmemiş olduğunu, evrimcilerin söylediklerinin yalan olduğunu söyler ve bu sebeple evrimin olmadığını iddia eder. İşte bu şekilde bütün kitap boyunca aynı hikayeyi dinliyoruz HY’dan.

Kitabı incelerken fosillerden bir tanesi gözüme çarptı. 148 ve 149. sayfalarda 89 milyon yıllık bir leopar kafatası olduğu iddia edilen bir fosil var.

leopardskull.gif
(Büyütmek için resme tıklayın.)

Bu tamamen hayal ürünü bir fosildir. Ortada katalog numarası, fosil adı veya bu buluşla ilgili bilgi veren herhangi bir referans olmadığı için bu resimdeki fosilin gerçekte ne olduğunu malesef araştıramıyoruz. Ama emin olduğumuz birşey var. Eğer bu gerçekten bir leopğar fosili ise HY’nın verdiği 89 milyon tamamen uydurmadır. En eski leopar fosilleri yaklaşık 3.8 milyon yıl öncesine dayanır. Aslan, kaplan, leopar ve jaguarları da içine alan Panthera cinsinin yaklaşık 6 milyon yıl önce birbirinden ayrışmaya başladığı düşünülmektedir. Yani bu tarihten öncesi için aslna, kaplan, leopar ve jaguar türlerinden bahsetmek mümkün değildir.
Günümüzde yaşayan tüm kedigillerin (ev kedisi ve büyük kediler dahil) ortak atalarının yaklaşık 11 milyon yıl önceye dayandığı canlıların DNA’ları üzerinde yapılan çalışmalarla anlaşılmıştır (1). Ama işin içine soyu tükenmiş tarihi kedigiller de katıldığında bu tarih daha da eskilere gider. 30-20 milyon yıl önce yaşamış olan Proailurus kedigillerin bilinen en eski ortak atası olarak kabul edilmetedir (2). Proailurus’u, 20-10 milyon yıl önce yaşamış olan Pseudaelurus takip etmiştir(2). Pseudaelurus kedigillerin bilinen en yakın ortak atasıdır.
Görüldüğü gibi 89 milyon yıllık leopar fosili bilimsel bulgularla ve verilerle tamamen çelişmektedir. Ortada böyle bir fosil yoktur. Bu tamamen hayal ürünü ve uydurma bir fosildir.

Bu kitap incelendikçe daha çok fazla bu tür hayali fosil bulunacağına eminim. Ama bununla kim uğraşır veya uğraşmak ister bilmiyorum.

Bu arada son birşey daha ekleyeyim. Bu resimdeki kafatası bir leoparınkinden çok ayınınkine benzemektedir. Bu konu üzerinde biraz araştırma yapacağım. Bakalım bu işin altından neler çıkacak.

Referanslar:
1. W.E. Johnson et al.: The Late Miocene radiation of Modern Felidae: A genetic assessment. Science 6 January 2006: Vol. 311. no. 5757, pp. 73 - 77
2. Rothwell, T. 2003. Phylogenetic systematics of North American Pseudaelurus (Carnivora, Felidae). American Museum Novitates No. 3403, 64pp.

Temmuz 8, 2007

Harun Yahya’nın Çarpıtmaları

Kategori: Akıllı Tasarım, Genel, Harun Yahya — Da Vinci @ 6:53 pm

Nisan 21, 2007

Evrim karşıtları bunu nasıl açıklar?

Kategori: Akıllı Tasarım, Harun Yahya, evrim, evrim teorisi, yaratılış — Da Vinci @ 6:13 pm

İlk önce kısa bir bilgilendirme yazısının ardından sorumu soracağım.

Şempanzelerde 2A ve 2B isimli iki kromozom vardır. Şempanze genomu üzerinde yapılan araştırmalar genetik bilgi olarak bu iki kromozomun, 2 numaralı insan kromozomuyla büyük ölçüde benzer olduğunu göstermektedir. Yani insanlar ve şempanzelerin ortak atasında bulunan kromozomlar şempanzelerde değişikliğe uğramamışken insanlarda iki kromozomun birleşmesi sonucu bir çift kromozom azalmıştır (1). 2A ve 2B’nin birleşmesi sonucu gen kaybı olmamıştır sadece insanlarda bu birleşme noktasına denk gelen bölümde şempanzelerde olmayan ufak (toplam 237.000.000 baz çifti içinde 150.000 baz çifti) bir ek bölüm oluşmuştur.

2 numaralı insan kromozomunun ortasındaki birleşme bölgesinde normalde kromozomların uçlarında bulunan ve hücre bölünmesinde DNA’nın kopyalanması aşamasında önemli bir görevi olan telomer bölgesi bulunmaktadır. Ayrıca sentromerler için de durum aynıdır. 2 numaralı insan kromozomundaki sentromer şempanzedeki 2A kromozomunun sentromeri ile tam olarak aynı yerdedir ve 2B kromozomunun sentromerinin izleri de 2 numaralı insan kromozomunda görülmektedir (2).

Yani 2 numaralı insan kromozomu açıkça iki tane kromozomun birleşimi gibi durmaktadır ve şempanzenin 2A ve 2B kromozomları buna hem genetik içerik hem de yapısal olarak belirgin şekilde uymaktadır.

Kısa bilgilendirmenin ardından tüm evrim karşıtlarına sorum şöyle:

Normalde kromozomların uçlarında bulunan ve hücre bölünmesinde DNA’nın kopyalanması aşamasında önemli bir görevi olan telomerin 2 numaralı insan kromozomunun ortasında bir yerde olmasını nasıl açıklarsınız? Ayrıca yukarda anlatılan durumu tasarım veya yaratılış mantığı içinde nasıl açıklarsınız?

Referanslar:
1. IJdo JW, Baldini A, Ward DC, Reeders ST, Wells RA, Origin of human chromosome 2: an ancestral telomere-telomere fusion. Proc Natl Acad Sci U S A 1991 Oct 15;88(20):9051-5
2. Avarello R, Pedicini A, Caiulo A, Zuffardi O, Fraccaro M, Evidence for an ancestral alphoid domain on the long arm of human chromosome 2. Hum Genet 1992 May;89(2):247-9

Kasım 25, 2006

Harun Yahya’dan bir inci daha

Kategori: Harun Yahya — Da Vinci @ 8:16 pm

İlk olarak http://www.talkorigins.org/faqs/homs/misquotes.html adresine bakalım. Sayfanın en altında şöyle bir bölüm var:

—————————————————————————————————————————
Harun Yahya (thought to be a pseudonym for a Turkish Islamic creationist organization) writes, in Chapter 10 of the book The Evolution Deceit:

Finally, in 1994, a team from Liverpool University in England launched an extensive research to reach a definite conclusion. Finally, they concluded that “the Australopithecines are quadripedal”.(4)

Reference 4 is to a paper by Spoor, Wood and Zonneveld, Implications of early hominid labyrinthine morphology for evolution of human bipedal locomotion, Nature, 369:645-8 (1994). Yahya’s statement is an outright lie. Spoor et al. do not make the statement attributed to them, and actually concluded that:

These observations support studies of the postcranial fossil record which have concluded that H. erectus was an obligatory biped, whereas A. africanus showed a locomotor repertoire comprising facultative bipedalism as well as arboreal climbing.

Jan 22, 2002: An email from the webmaster of the Harun Yahya site states that this misquote “was truly a mistake, but not a deliberate misquote”, and that such errors are mainly due to translation errors, as Yahya writes in Turkish then translates to English. The misquote has been removed from the site. I am extremely skeptical that translation errors were responsible for this mistake. I think it far more likely that the quote was accurately translated from a creationist source in English, some of which make similar claims.
—————————————————————————————————————————

Görüldüğü gibi yazar Jim Foley, HY’nin Evrim Aldatmacası kitabının İngilizce versiyonunda Fred Spoor, Bernard Wood ve Frans Zonneveld’in bir makalesinden yaptığı bir alıntıyı gösteriyor ve bunun açıkça bir yalan olduğunu söylüyor. Yani makalede kesinlikle böyle bir bölüm yok diyor. Yazar kendisine HY’nin sitesinin webmaster’ından mail geldiğini ve bu hatanın çeviri hatasından kaynakladığını yani kasıtlı birşey olmadığının belirtildiğini söylüyor ve daha sonra bu yanlış bilginin 22 Ocak 2002′de siteden kaldırıldığını söylüyor. Bu kaldırılan bölüm yukarda koyu renkli olarak gösterdiğim bölüm.
Şimdi HY’nin Evrim Aldatmacası kitabının Türkçe versiyonunun sitesindeki aynı bölüme bakalım:

İngiltere’deki Liverpool Üniversitesi’nden bir ekip, Australopithecuslar’ın iskeleti ile ilgili kesin bir sonuca varmak için kapsamlı bir araştırma yapmıştır. Vardıkları sonuç; “Australopithecuslar’ın dört ayaklı olduklarıdır.

Görüldüğü gibi İngilizce versiyonda çeviri hatasından kaynaklandığı, kasıtlı olarak hatalı yapılmadığı söylenen yanlış bilgi içeren bölümün aynısı Türkçe versiyonda hala mevcut. 22 Ocak 2002′de İngilizce versiyondan kaldırılan bölüm aradan yıllar geçmesine rağmen hala Türk okuyuculara aktarılmakta.
Görüldüğü gibi HY bunların yanlış olduğunu ve kaynak gösterilen makalede böyle bir bölüm olmadığını bilmesine rağmen kitabın Türkçe versiyonunda bunlara yer vererek açıkça kasıtlı olarak yalan söylemekte ve sahtekârlık yapmaktadır. Amerika’da insanlar bu kaynaklara rahatça ulaşıp kontrol edebildiği için bunun yanlış olduğunu söyleyince HY’nin internetten sorumlu elemanları “evet burda çeviri hatası olmuş ama kasıtlı birşey kesinlikle yok” diyor ve bu uydurma, palavra, yalan bölümü hemen çıkarıyor. Ama Türkçe versiyonda bu yanlış bilgiyi kullanmaya devam ediyorlar çünkü Türklerin bunları araştırıp doğruluğunu teyit etmeyeceğini düşünüyor. “Ben yazarım kimse de bu kaynakları açıp araştırmaz” diye düşünüyor. Bunun için HY’nin İngilizce yazıları ile Türkçe yazılar arasında bazı yerlerde önemli farklılıklar vardır. Türkçe yazılarda yabancı yazarlardan yapılan alıntıların çevirilerinde akıl almaz manipülasyonlar yapmaktadır. Zaten daha önceki birçok yazımda da bunların birçok örneğine değinmiştim.

Eylül 22, 2006

Birkaç evrim karşıtı iddianın cevapları

Kategori: Genel, Harun Yahya, evrim, evrim teorisi — Da Vinci @ 5:30 pm

İddia 1: “Evrimcilerin insan ile maymun arasındaki genetik benzerlik konusunda kullandıkları bir diğer örnek ise insanda 46, şempanze ve gorillerde ise 48 kromozom bulunmasıdır. Evrimciler, kromozom sayılarının yakınlığını evrimsel bir ilişkinin göstergesi sayarlar. Oysa eğer evrimcilerin kullandığı bu mantık doğru olsaydı, insanın şempanze kadar yakın bir akrabası daha olması gerekirdi: Patates. Çünkü patatesin kromozom sayısı maymununkiyle aynıdır: 48″

Bu iddiayı kullananlar:

1. Elif Kıral, Zafer Bilim Araştırma Dergisi, http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1933

2. Harun Yahya, http://www.harunyahya.org/Makaleler/genom.html

Cevap: İlk olarak şunu belirtmek isterim ki elbette sadece kromozom sayısına bakarak canlılar arasında akrabalık olduğu sonucuna varılamaz. Daha sonra konuya girelim. Normalde kromozonların uçlarında telomer denilen yapılar vardır. Fakat yapılan araştırmalarda insanlardaki 2 numaralı kromozomun ortasında bir yerlerde telomer olduğu görülmüştür. Bu da insanlardaki 2 numaralı kromozomun iki kromozomun birleşmesiyle oluştuğunu göstermektedir. Yani insandaki kromozom 2, şempanzelerin 2A ve 2B kromozomlarının birleşimidir (1).

Ama kromozom sayısının da hiçbir anlamı yok diyemeyiz. Mesela insanda 46 krmozom varken şempanzede 146 kromozom olsaydı böyle bir akrabalıktan bahsetmek mümkün olmazdı diye tahmin ediyorum. Ama insandaki 2 numaralı kromozomun iki kromozomun birleşmesiyle oluştuğunun bilinmesi bu akrabalık tezini desteklemektedir.
%98-99′luk benzerlik kromozom sayısına bakarak değil, genom üzerinde teker teker nükleotidler incelenerek yapılan uzun araştırmalar sonucunda varılıyor. Yani patatesin veya moli balığının kromozom sayısının konuyla hiçbir ilgisi yok. Önemli olan genom içindeki genetik bilgidir. Şempanzeler ile insanlardaki benzerlik genetik bilgidedir.

İnsanlar ile büyük kuyruksuz maymunların ortak atadan evrimleştiği düşünülmektedir. Büyük kuruksuz maymunlar ailesine goriller, orangutanlar, şempanzeler ve insanlar girer. Bunların hepsinin ortak bir atadan evrimleştiği düşünülür. Bunlar içinde de insanlar ile şempanzeler en yakın akrabalardır. Bu türler arasındaki akrabalığı hem fizyolojik hem de genetik benzerliklerinden anlayabiliyoruz. İnsan genomu ile şempanze genomu çok büyük (kaba olarak %98-99 civarında) benzerlikler göstermektedir (2).

1. IJdo JW, Baldini A, Ward DC, Reeders ST, Wells RA, Origin of human chromosome 2: an ancestral telomere-telomere fusion. Proc Natl Acad Sci U S A 1991 Oct 15;88(20):9051-5

2. Chimpanzee Sequencing and Analysis Consortium (2005). Initial sequence of the chimpanzee genome and comparison with the human genome. Nature 437: 69-87. (1 September 2005)

İddia 2: “Mutasyonlar küçük, rastgele, zararlı ve yıkıcıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Hiçbir yararlı veya yapıcı mutasyon olmamıştır ve olamaz. Bana bir tek mutasyon gösterki yapıcı olsun yıkıcı değil.”

Bu iddiayı kullananlar:

1. Cavit Yalçın, http://www.cavityalcin.com/cuma_yazilari_68.html

2. Bilim Araştırma Vakfı (BAV), http://www.bilimarastirmavakfi.org/imza_kampanyasi_ek1.html

3. Harun Yahya, http://www.darwinizminsonu.com/mekanizmalar06.html

Cevap: Sadece bir tane değil birçok örnek vereceğim buna. Hem örneği hem de bilimsel kaynağını da vereceğim.

1. Mutasyon sonucu naylonu parçalama özelliği kazanan bakteri (1).
2. Mutasyon sonucu HIV enfeksiyonlarına ve AIDS’e karşı direnç kazanan insanlar (2,3).
3. İnsan kemiklerinin daha sağlam olmasına sebep olan mutasyon (4).
4. İnsanların kalp hastalıklarına karşı daha dirençli olasını sağlayan mutasyon (5).
5. Tek hücreli yaşamdaki yeşil algin çok hücreli yaşama geçmesine sebep olan mutasyon (6).

Aslında daha da fazla örnek verilebilir ama buna gerek olduğunu sanmıyorum. Sen zaten bir tane yeterli demiştin. Gördüğün gibi yararlı mutasyonlar vardır. Zaten bu argüman da AiG’nin yaratılışçılara kullanmamalarını önerdikleri argümanlar içinde bulunmaktadır. Yani kısacası mutasyonların hepsinin zararlı olduğu kötü bir yalandan başka birşey değildir.

1. Prijambada, I. D., S. Negoro, T. Yomo and I. Urabe. 1995. Emergence of nylon oligomer degradation enzymes in Pseudomonas aeruginosa PAO through experimental evolution. Applied and Environmental Microbiology 61(5): 2020-2022.
2. Dean, M. et al. 1996. Genetic restriction of HIV-1 infection and progression to AIDS by a deletion allele of the CKR5 structural gene. Science 273: 1856-1862.
3. Sullivan, Amy D., Janis Wigginton and Denise Kirschner. 2001. The coreceptor mutation CCR5-delta-32 influences the dynamics of HIV epidemics and is selected for by HIV. Proceedings of the National Academy of Science USA 98: 10214-10219.
4. Boyden, Ann M., Junhao Mao, Joseph Belsky, Lyle Mitzner, Anita Farhi, Mary A. Mitnick, Dianqing Wu, Karl Insogna, and Richard P. Lifton. 2002. High bone density due to a mutation in LDL-receptor-related protein 5. New England Journal of Medicine 346: 1513-1521, May 16, 2002. http://content.nejm.org/cgi/content/short/346/20/1513
5. Long, Patricia. 1994. A town with a golden gene. Health 8(1) (Jan/Feb.): 60-66.
6. Boraas, M. E., D. B. Seale, and J. E. Boxhorn. 1998. Phagotrophy by a flagellate selects for colonial prey: A possible origin of multicellularity. Evolutionary Ecology 12: 153-164.

İddia 3: “Darwin dediğiniz adamın Türkler hakkında neler yazdığını biliyor musunuz? Darwin bir mektubunda şöyle demiş: ‘Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini (yok edileceğini) görüyorum.’”

Bu iddiayı kullananlar:

1. Bilim Araştırma Vakfı (BAV), http://www.bilimarastirmavakfi.org/evrim/evrimteorikisatarih_2.html

2. Harun Yahya, http://www.harunyahya.org/evrim/hy_Turk_Dusmanligi/dtd4.html

3. Ahmet Demir, http://www.ahmetdemir.com/m41.html

4. Cavit Yalçın, http://www.cavityalcin.com/dunya_siyaseti_09.html

Cevap: Bu metkupta geçen yazının orijinali şöyle:

The more civilised so-called Caucasian races have beaten the Turkish hollow in the struggle for existence. Looking to the world at no very distant date, what an endless number of the lower races will have been eliminated by the higher civilized races throughout the world.

Kaynak: Buraya tıklayın (F. Darwin, ed., The Life and Letters of Charles Darwin. New York, D. Appleton & Co., 1905.)

Ateist forumdan Hacı’nın (kendisi uzun yıllardır Amerika’da yaşıyor onun için çevirisine güvenilebilir) çevirisi şöyle:

Kafkasyalı (beyaz ırk) denen daha medeni ırklar yaşam mücadelesinde Türk yalanını (abartısını) yenmişlerdir. Dünyanın pek uzak olmayan bir tarihte geleceğine bakarsak, sayısız aşağı ırkların üstün uygar ırklar tarafından yok edileceğini görürüz.

Görüldüğü ortada barbarlıktan falan bahsetmiyor. Orda kullanılan “hollow” kelimesinin barbarlıkla falan ilgisi yoktur. İstediğiniz sözlükten “hallow” kelimesinin anlamına bakabilirsiniz. Harun Yahya burda kasıtlı olarak çeviri üzerinde manipülasyon yapıyorve okuyucularını yanıltıyor.
Ayrıca sadece avrupalılar medenidir de demiyor sadece “daha medenidir” diyor ki bunda da söylediği zamana bakarsak haksız sayılmaz. Hatta rahatlıkla bunun bugün için de geçerli olduğunu söyleyebilirim.

Güncelleme (21.04.2007): Oulker rumuzlu bir katılımcı bu konuda önemli bir katkı yaptı. “Hollow” kelimesinin tercümesiyle ilgili bizim de hata yaptığımızı gösterdi. Kendisine bu katkısından dolayı teşekkür ediyorum ve bu konuda yazdıklarını direk olarak aktarıyor:

Davinci bey,

Darwin’in Türkler ile alakalı söylediği sözlerle alakalı Hacı’nın çevirisi de doğru değil. Bu cümlenin yanlış tercümesi hollow’un ayrı bir kelime olduğunun sanılması. Oysaki oradaki “hollow” beat hollow deyiminin bir parçası.
Beat someone hollow’un anlamı İngilizce de “vanguish completely” demektir. Yani Türkçesiyle hezimete uğratmak diyebiliriz. Hollow’da wholly’nin bozulmuş şeklidir. Birkaç sözlük sitesine bakılırsa zaten beat hollow’un anlamı anlaşılacaktır.

Örneğin bu Oxford’dan hollow

Hatta aşağıdaki bir kaç site Darwin’in bu cümlesini beat hollow için örnek cümle olarak veriyor.
http://everything2.com/index.pl?node=hollow
http://machaut.uchicago.edu/CGI-BIN/WEBSTER.sh?word=Hollow

Bu düzeltmenin, HY’nin çevirisinin daha da mantıksız, ilgisiz ve gerçekle alâkasız görünmesini sağlaması açısından oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.

İddia 4: “Evrimci bilimadamları evrim teorisini sahtekârlıklarla ayak tutmaya çalışmaktadır. Birçok sahte fosil oluşturulmuş ve bunlar evrim teorisi kanıtlamak için kullanılmıştır. Piltdown adamı, Nebraska adamı, Archaeoraptor gibi…”

Cevap: Tek gerçek sahtekârlık 1912′de Charles Dawson’ın orataya çıkardığı ve Piltdown adamı olarak adlandırılan sahte fosildir. Bu sahtekârlık 1953 yılında bilim adamlarının incelemeleriyle ortaya çıkarılmıştır. Tabiki bunun bu kadar uzun sürmüş olması bilim adına güzel bir örnek değildir. Ama bu sahtekârlığın ortaya çıkarılması ilerki yıllarda ortaya çıkan yeni teknolojik gelişmelerle mümkün oldu. Zaten ilerki yıllarda bulunan Australopithecus ve Homo erectus fosilleri Piltdown adamının insanın evriminde uygun bir yere oturmadığını göstermekteydi. Artan şüphelerle fosiller üzerinde incelemeler yapıldı ve sahtekârlık ortaya çıkarıldı. Piltdown adamıyla ilgili ayrıntılı bilgi için Piltdown Man başlıklı yazıyı inceleyebilirsiniz.

Bir de Nebraska adamı var. Ama bunda Piltdown adamında olduğu gibi bir sahtekârlık falan yok. Bilimsel bir yanlışlık var ve kısa sürede bundan dönüldü. Ama nedense yaratılışçıların arasında çok popülerdir. Nebraska adamıyla ilgili ayrıntılı bilgi için buraya ve buraya bakabilirsiniz.

Archaeoraptor, hakemli bilimsel dergilerde değil bir popüler bilim dergisinde yayımlanmıştır. Nature ve Science dergileri makaleyi reddetmiştir. Ama National Geographic hakem onayından geçirmeden kabul etmiştir. Ayrıca Archaeoraptor ile ilgili yazının ana yazarı bir bilim adamı değil National Geographic dergisinin sanat editörü Christopher P. Sloan’dır. Zaten 2000 yılında yani bu yazıdan 1 yıl sonra Nature dergisinde bu fosilin geçersizliğiyle ilgili bir makale çıkmıştır.

Sanırım şimdilik bu kadarı yeterli. İlerde yeni iddialara da cevap vereceğim. Eğer cevaplanmasını istediğiniz evrim karşıtı argümanlarınız varsa sunabilirsiniz.

Saygılar

Mart 25, 2006

Yaratılışçı yalanlara cevaplar 3

Kategori: Harun Yahya, evrim, evrim teorisi, yaratılış — Da Vinci @ 6:28 pm

Bu yazımda Harun Yahya’nın 20 Soruda Evrim Teorisinin Çöküşü kitabının İnsana ait bulgular ne kadar eskiye gider? Bu bulgular neden evrimi desteklemez? başlıklı 3. bölümünü inceleyeceğim. Yazar tüm kitap boyunca yaptığı gibi bu bölümde de birçok bilim dışı görüşü gerçekmiş gibi anlatıyor. Ben de bu yazımda bu yanlışları tek tek gözler önüne serip bu konulardaki bilim dünyasındaki hakim görüşleri sizlerle paylaşacağım. Ama daha önce sizlerin, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Fizik ve Paleoantropoloji Bölümünden Prof. Dr. İzzet Duyar’ın 1999 yılında Bilim ve Ütopya Dergisinin 60. sayısında (s. 40-45, 1999) yayımlanan İnsan Evrimi ve Yaratılışçılık başlıklı makalesini okumanızı öneririm. Prof. Dr. İzzet Duyar makalesinde Evrim Aldatmacası kitabındaki birçok bilim dışı noktaya değiniyor ve özellikle de insan evrimi konusunda kitaptaki yanlışları ve yaratılışçıların tutarsızlıklarını gözler önüne seriyor.  Şimdi 3. bölümün incelemesine başlayabiliriz. Hemen alıntı yaparak başlıyorum. Yazar şöyle demiş:

İnsanın yeryüzündeki varoluş zamanıyla ilgili sorunun cevabını bulmak için fosil kayıtlarına başvurmak gerekir. Fosil kayıtları insanla ilgili bulguların milyonlarca yıl öncesine uzandığını göstermektedir. Bu bulgular iskelet ve kafatası parçaları ve çeşitli dönemlerde yaşamış insanlara ait kalıntılardan oluşmaktadır. İnsana ait kalıntıların en eskisi, ünlü fosil bilimci Mary Leakey tarafından 1977 yılında Tanzanya’nın Laetoli bölgesinde bulunmuş “ayak izleri” dir.

Bu kalıntılar bilim dünyasında büyük yankı uyandırmıştı. Yapılan çalışmalar bu ayak izlerinin, 3.6 milyon yıllık bir tabakada yer aldığını gösteriyordu. İzleri inceleyen Russell Tuttle şunları yazmıştı:

Bu izler, çıplak ayaklı bir Homo sapiens (insan) tarafından bırakılmış olmalıdır. Yapılan tüm morfolojik incelemeler, bu izleri bırakan canlının ayağının, modern insanlarınkilerden farklı olmadığını göstermektedir.

Yapılan araştırmalarla, ayak izlerinin sahipleri de tanımlanabildi. 10 yaşında modern bir insanın 20 tane ve daha küçük bir insanın 27 tane fosilleşmiş ayak izi mevcuttu. Mary Leakey’in bulduğu izleri inceleyen Don Johanson ve Tim White gibi ünlü paleoantropologlar da bu sonucu teyidettiler. White bu fikrini şu sözlerle açıklıyordu:

Hiç kuşkunuz olmasın… Bunlar günümüz insanının ayak izlerinden tamamen farksız. Eğer bu izler bugün bir California plajında olsalardı ve bir çocuğa bunların ne olduğu sorulsaydı, hiç tereddüt etmeden burada bir insanın yürüdüğünü söylerdi. Bunları, kumsalda yer alan diğer yüzlerce insan ayak izinden ayırt edemezdi. Dahası siz de ayırt edemezdiniz.

İlk olarak Laetoli ayak izleri 1978 yılında Paul Abell ve arkadaşları tarafından bulunmuştur. Kitapta bunun gibi basit bir bilgi bile yanlış verilirken diğer bilgilerin doğru olabileceğini düşünmek ne kadar akıllıca olur? Bunu sizin takdirinize bırakıyorum.

Şimdi gelelim burdaki yanlışlara. Bu ayak izlerinin Australopithecus afarensis‘e ait olamayacağını düşünen nadir bilim adamlarından biri Russell Tuttle’dır. Russell Tuttle, bu ayak izlerinin modern insanınkine çok benzediğini bunun için bu izlerin Australopithecus veya Homo cinslerinin başka bir türüne ait olabileceğini söylemektedir (1). Yani Homo sapiens‘e (modern insan) ait olduğunu söylememektedir. Ayrıca Donald Johanson ve Tim White, yazarın dediği gibi bu ayak izlerinin modern insana ait olduğu yönündeki görüşe katılmamaktadır. Donald Johanson, daha önce Hadar’da bulunmuş olan fosile göre A. afarensis‘in iki ayak üzerinde dik olarak yürümesi gerektiğini ve izlerin büyüklükleri de karşılaştırıldığında birbiriyle mükemmel bir şekilde uyuştuklarını söylemektedir (2). Tim White ise kitaptaki alıntının devamında bu ayak izlerine göre A. afarensis‘in iki ayak üzerinde ve modern insan gibi yürüyebildiği ve zaten Owen Lovejoy’un Hadar fosillerinde (Lucy takma adlı ünlü fosil) yaptığı incelemelerle daha önceden bu sonuca vardığını söylüyor (3). (Ayak izlerinin bir resmine burdan ulaşabilirsiniz.) Ronald Clarke ise bu ayak izlerinin Australopithecus cinsine ait bir türün fosili olan Stw 573 fosilininkine çok benzer olduğunu, bu sebeple izlerin Australopithecus cinsinden bir türe ait olduğunu söylemektedir (4). Ayrıca ünlü paleontolog ve arkeolog Richard Leakey, A. afarensis‘in hiç şüphesiz iki ayak üzerinde dik olarak yürüyebildiğini söylemektedir (5).

Ama sonuç olarak ortada kesin bir bilgi yoktur. Kimse bu izlerin kesin olarak hangi türe ait olduğunu söyleyemiyor. Eldeki verilere göre tahmin yapıyorlar ama kimse Harun Yahya’nın sunduğu gibi bunların modern insana ait olduğunu söylemiyor. Zaten kimse sadece ayak izine bakarak bunu söyleyemez.

Yazar daha sonra biraz daha ileri gidiyor ve Australopithecus afarensis için şöyle diyor: “Evrimcilerin yarı insan-yarı maymun olarak göstermeye çalıştıkları, gerçekte soyu tükenmiş bir maymun türü.” Yani yazar, A. afarensis‘in bir maymun türü olduğunu söylüyor. Bilimsel gerçekler heralde ancak bu kadar çarpıtılabilirdi. Aslında Harun Yahya’ya bu konuda gerekli cevabı yazımın başında linkini verdiğim makalesinde Prof. Dr. İzzet Duyar çok açık bir şekilde veriyor:

Önce Australopithecus’ları ele alalım. Yazarımıza göre bu canlının insan sayılmaması için en önemli gerekçe dik yürüyememesi ve insandan çok maymunlara benzemesidir (s. 41): “ …uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok özellik, bu canlıların günümüz maymunlarından daha değişik olmadıklarını gösteren delillerdir.”

Yazarımızın Australopihecus’lar konusunda ne denli tutarsız görüşler ileri sürdüğünü anlamak için tek bir örnek bile yeterli olacaktır. Aşağıda çizimi görülen leğen ve uyluk kemikleri –bu yapılar dik yürümenin en önemli göstergeleri arasında yer alırlar– soldan sağa doğru insan, Australopithecus (afarensis) ve kuyruksuz büyük maymuna (ape) aittir (2). Okuyucu, şekillere bakarak, ortadaki resmin bir insana mı yoksa bir kuyruksuz büyük maymuna mı yakın özellikler gösterdiğini rahatlıkla anlayacaktır. Harun Yahya’ya göre ortadaki resim bir insana (ya da insan çizgisindeki bir canlıya) ait değil, bir maymuna aittir!

Yazarımızın Australopihecus’lar konusunda ne denli tutarsız görüşler ileri sürdüğünü anlamak için tek bir örnek bile yeterli olacaktır. Aşağıda çizimi görülen leğen ve uyluk kemikleri -bu yapılar dik yürümenin en önemli göstergeleri arasında yer alırlar- soldan sağa doğru insan, Australopithecus (afarensis) ve kuyruksuz büyük maymuna (ape) aittir (2). Okuyucu, şekillere bakarak, ortadaki resmin bir insana mı yoksa bir kuyruksuz büyük maymuna mı yakın özellikler gösterdiğini rahatlıkla anlayacaktır. Harun Yahya’ya göre ortadaki resim bir insana (ya da insan çizgisindeki bir canlıya) ait değil, bir maymuna aittir!
Sanırım herşey açıkça görülüyor. Yazar kafasına göre hiçbir bilimsel kaynağa dayanmadan A. afarensis‘in bir maymun olduğunu söylüyor. Yazısında bunu destekleyecek tek bir kaynak vermiyor. A. afarensis ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için burayı incelemenizi öneririm. Daha da fazla bilgi için internette ufak bir arama ile çok daha fazla bilgiye ulaşabilirsiniz.

İncelemeye devam ediyoruz. Harun Yahya şöyle yazmış:

İnsanla ilgili bulunan en eski ve en eksiksiz fosillerden biri de KNM-WT 15000 veya diğer adıyla “Turkana Çocuğu” iskeletidir. 1.6 milyon yıllık bu fosili evrimci Donald Johanson şöyle tarif eder:

Uzun ve zayıftı. Vücut şekli ve uzuvlarının oranları bugünkü Ekvator Afrikalıları’nınkiyle aynıydı. Uzuvlarının ölçüleri, bugün yetişkin beyaz Kuzey Amerikalılarla tamamen uyuşuyordu.

Yapılan araştırmalar fosilin 12 yaşında bir çocuğa ait olduğunu ve büyüyebilmiş olsaydı 1.83 m. boyuna ulaşabileceğini göstermiştir. ABD’li paleoantropolog Alan Parker “sıradan bir patoloğun bu çocuğun iskeletiyle, günümüz insanına ait bir iskeleti birbirinden ayırmasının çok güç olduğunu” söyler.

Turkana Çocuğu‘nun beyin hacmi 880 cc idi ve erişkinliğe ulaştığında 910 cc olacaktı. Modern insanda ise 900 cc beyin hacmi 3-4 yaşında ve 15 kg ağırlığında bir çocukta görülecek düzeydedir. Modern insanın ortalama beyin hacmi 1350-1400 cc civarındadır ve çok büyük bir çoğunluğunun beyin hacmi 1000-1800 cc arasında değişir. Turkana Çocuğu, Homo erectus (veya Homo ergaster) türüne dahil olarak düşünülmektedir. Bulunan Homo erectus fosillerinin kafatası hacimlerine bakıldığında 750-1225 cc arasında değiştiği ve ilk dönemleri için ortalama 900 cc, ileriki dönemler için ise ortalama 1100 cc beyin hacmine sahiptir (5). Bu değerlere bakıldığında Homo sapiens ile Turkana Çocuğu‘nun da içinde olduğu Homo erectus kafatası yapısı ve beyin hacmi konusunda belirgin olarak farklılık göstermektedir. Turkana Çocuğu‘nun beyin hacmine bakıldığında modern insan olduğu yani Homo sapiens türünden olduğunu iddia etmek mümkün değildir çünkü beyin hacmi modern insanın uç sınırlarının bile dışındadır ve anatomik olarak belirgin şekilde farklı bir kafatasına sahiptir (kafatası resmi için buraya bakabilirsiniz). Ayrıca Turkana Çocuğu‘nun H. sapiens‘ten tek farkı kafatası değildir. İskelet yapısının (kafatası dışında) modern insan ile büyük benzerlik gösterdiği doğrudur ama bazı küçük farklılıklar vardır. Bunların en önemlisi omurgadaki sinir ağlarının geçtiği boşluğun modern insandakinin yarısı kadar olmasıdır ve buna göre H. erectus‘un konuşmayla ilgili eksikleri olduğunu ve modern insan gibi akıcı konuşamadığı düşünülmektedir (6). Yine modern insandan farklı olarak ileri doğru çıkık bir çenesi ve azıdişleri yoktu.

Harun Yahya’nın, Turkana Çocuğu ve Homo erectus ile ilgili bilim dışı yaklaşımına değindikten sonra sıradaki iddialarını incelemeye devam edelim. Yazar şöyle demiş:

İnsanla ilgili bulunan kalıntılardan en çok yankı getirenlerden biri de 1995 yılında İspanya’da bulunan bir fosildi. İspanya’nın Atapuerca bölgesindeki Gran Dolina mağarasında yapılan araştırmalarda ortaya çıkarılan 800 bin yıllık fosil 11 yaşında bir insana aitti ve onu bulan araştırmacıları şaşırtmıştı. Madrid Üniversitesi’nden üç İspanyol paleoantropologdan oluşan araştırma ekibinin başı Arsuaga Ferreras şunları söylüyordu:

Büyük, geniş, şişkin, yani anlayacağınız ilkel bir şeyle karşılaşmayı umuyorduk. 800.000 yıl yaşındaki bir çocuktan beklentimiz, Turkana Çocuğu gibi bir şey olmasıydı. Ama bizim bulduğumuz bütünüyle modern bir yüzdü… Bunlar sizi sarsan türden şeyler: Fosil bulmak değil, tamam fosil bulmak da beklenmedik ve güzel bir olay. Fakat en etkileyici olanı bugüne ait olduğunu düşündüğünüz bir şeyi geçmişte bulmanız. Bu bir anlamda, Gran Dolina’da kasetçalar bulmak gibi bir şey. Böyle bir şey çok şaşırtıcı olurdu elbette. Alt Pleistosen tabakalarında teypler, kasetler bulmayı beklemiyoruz, ancak 800 bin yıllık “modern” bir yüz bulmak da bunun gibi bir şey. Onu gördüğümüzde çok şaşırmıştık.

Görüldüğü gibi fosil bulguları, “insanın evrimi” iddiasını yalanlamaktadır. Bu iddia bazı medya kuruluşları tarafından topluma sanki ispatlanmış bir gerçek gibi sunulur, oysa ortada sadece hayali teoriler vardır. Nitekim evrimci bilim adamları da bu gerçeği kabul etmekte ve “insanın evrimi” iddiasının bilimsel delillerden yoksun olduğunu itiraf etmektedirler.

Burada bahsi geçen canlı Homo antecessor‘dur yani yazarın düşündüğü gibi H. sapiens (modern insan) değildir. İspanya’nın Atapuerca bölgesinde bulunan fosillere göre H. antecessor‘un orta surat bölümü modern olmasına rağmen, dişleri (üç köklü azı dişleri vardır) ve alnı (kaş bölgesindeki kemik çift kemerlidir) daha ilkel olarak görülmektedir. Ortalama beyin hacimlerinin ise 1000-1100 cc civarında olduğu düşünülmektedir yani H. sapiens‘e göre belirgin bir fark vardır. Ayrıca bulunan fosiller erişkinliğe ulaşmamış bir çocuğa ait olduğu için bu türün anatomik özellikleriyle ilgili kesin bilgiler yoktur bu sebeple bazı bilim adamları bunun başka bir türe (özellikle Homo heidelbergensis türüne) ait olabileceğini düşünmektedir. Bazı bilim adamları ise Homo heidelbergensis‘in direk atası olabileceğini düşünmektedir. Ama kimse bunun bir modern insan olduğunu iddia etmemektedir. Ne bunu gösteren bilimsel bir veri vardır ne de bu veriye dayanarak bunun bir modern insan olduğunu iddia eden bilim adamı vardır.
Yani yazarın iddia ettiği gibi bu fosiller insanın evrimini yalanlamaktan çok uzaktadır. Türler arasındaki belirgin farlılıklar göze çarpmaktadır. İşlerine geldiği zaman “hani nerde bu geçiş fosilleri” diyen yaratılışçılar bu tip ufak farklılıklara sahip farklı türleri görünce, insana daha yakın olanlara modern insan, kuyruksuz büyük maymunlara (Hominidae [the great apes] ailesi: insan, şempanze, goril ve orangutanları içine alan primat ailesi) daha yakın olanlara ise maymundur diyerek işin içinden çıkmaya çalışmaktadır.

Kitaptaki bilim dışı iddiaları incelemeye devam edelim. Yazar şöyle demiş:

Elde edilen her yeni fosil bulgusu -bazı ciddiyetsiz gazetelerde “Evrimin Kayıp Halkası Bulundu” gibi uydurma başlıklarla aktarılsa dahi- evrimcileri daha da fazla çıkmaza sokmaktadır. 2001 yılında bulunan ve Kenyanthropus platyops adı verilen kafatası fosili bunun son örneğidir. George Washington Üniversitesi Antropoloji bölümünden evrimci paleontolog Daniel E. Lieberman, Nature dergisinde yazdığı makalesinde, Kenyanthropus platyops hakkında şu yorumu yapmıştır:

“İnsanın evrim tarihi çok karmaşıktır ve çözümlenmemiştir. Şimdi 3.5 milyon yıllıkbaşka bir türün bulunması ile durum daha da karışacak gibi görünüyor… Kenyanthropus platyops’un yapısı genel olarak insanın evrimi ve türlerin davranışı konuları hakkında birçok soruyu beraberinde getiriyor. Örneğin neden alışılmışın dışında olarak, küçük bir çene dişine ve öne doğru kavisli çene kemiği olan büyük düz bir yüze aynı anda sahip? Büyük yüzü ve benzer şekilde yerleştirilmiş çene kemiği olan tüm diğer insanımsı türlerin büyük bir dişi var. K. Platyops’in önümüzdeki birkaç yıl içindeki en başlıca rolünün, birlikleri bozucu ve insanımsılar arasındaki evrimsel ilişkinin araştırmalarında karşılaşılan kargaşayı vurgulayıcı bir rolü olacağını düşünüyorum.”

Bu 1999 yılında bulunmuş, fosil adı KNM-WT 40000 olan ve Kenyanthropus platyops yani “Kenya’nın düz suratlı adamı” olarak adlandırılan bir türdür (fosilin resmine burdan bakabilirsiniz). Aslında bunun farklı bir tür olduğu konusunda bilim adamları arasında bir anlaşma yoktur. Bazıları beyin hacimleri yakın olan Australopithecus cinsine dahil ederken bazıları Homo rudolfensis ve Homo habilis ile önemli benzerlikler taşıdığını ileri sürmektedir. Tim White ise kafatasının şiddetli şekilde bozulduğunu onun için güvenilir bir değerlendirme yapılamayacağını ama bunun ancak A. afarensis‘in Kenyalı versiyonu olabileceğini söylemektedir (7). Zaten eldeki tek fosilin resmine bakarsanız aşırı derecede bozulmuş bir kafatası olduğunu görürsünüz. Sadece bu kafatasına dayanarak kesin yargılara varılması pek mümkün gözükmüyor. Onun için bilim adamları arasında bu fosil konusunda önemli görüş ayrılıkları mevcuttur. Daha kesin bilgi için yeni fosillerin bulunması gerekmetedir. Yani ortada evrim teorisini veya insanın evrimiyle ilgili düşünceleri çürüten veya bunlara zarar veren bir olgu yoktur. Zaten daha yeni bir tür mü yoksa eskiden bilinen bir türe mi ait olduğu konusunda görüş birliğine varılmamış sadece tek bir şiddetli derecede bozulmuş kafatasının böyle birşeye neden olacağını düşünmek pek mümkün değildir.

Şimdi de yazarın bu bölümün en sonunda yazdıklarına bakalım:

İnsanla ilgili burada bazı örneklerini saydığımız bulgular çok önemli gerçekleri ortaya koymuştur. Öncelikle de evrimcilerin insanın atasının maymunsu canlılar olduğu şeklindeki iddialarının ne kadar büyük bir hayal ürünü olduğu bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Çünkü anlaşılmıştır ki insan, yeryüzünde evrimcilerin “insanın atası” olarak gösterdikleri maymun türlerinden çok daha önce ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu maymun türlerinin insanın atası olmaları söz konusu değildir.

Sonuç olarak fosil kayıtları bize insanın bundan milyonlarca yıl önce de aynı bugünkü şekliyle var olduğunu ve hiçbir şekilde evrim geçirmeden bugüne kadar geldiğini göstermiştir. Bu noktada evrim savunucularının, eğer gerçekten bilimsel ve dürüst olduklarını iddia ediyorlarsa, ellerindeki hayali maymun-insan sıralamalarını çöpe atmaları gerekmektedir. Bu hayali soyağaçlarını terk etmemeleri evrimin bilim adına savunulan bir teori değil, bilimsel gerçeklere rağmen yaşatılmaya çalışılan bir dogma olduğunu bir kez daha göstermektedir.

Yukarda teker teker açıkladığım gibi yazar, modern insandan önemli farklılıkları olan farklı türleri modern insan olarak değerlendiriyor. Eğer bir tür kuyruksuz büyük maymunlardan daha çok insana benziyorsa insan, insandan çok kuyruksuz büyük maymunlara benziyorsa maymun olduğunu söylüyor. Geçiş türlerini görmezden geliyor. Ama işine geldiğinde de “hani nerde bu Darwin’in bahsettiği geçiş türleri” diyerek kendine göre Evrim Teorisi’ni çürütüyor.

Fosil kayıtlarına göre insanların bugünkü şekliyle milyonlarca yıl önce görüldüğünü ve hiç değişmediğini söylerken tamamen bilimsel verilerin tersini söylüyor. Bulunmuş en eski Homo sapiens fosilleri 195.000 yıllıktır (8). Yazı boyunca açıklamaya çalıştığım gibi yazarın modern insandan farksız olduğunu söylediği fosiller aslında farklı türlere aittir. Bazıları modern insandan önemli farklılıklara sahipken bazıları görece daha küçük farklılıklara sahiptir. Yazar, bu farklılıkların hepsini birden yok sayarak tüm fosillerin bugünkü insanlardan farksız olduğunu hiçbir bilimsel temele dayanmadan iddia ediyor.

Görüldüğü gibi yaratılışçıların, insanın evrimine ilişkin fosillerin evrimin olmadığını gösterdiği iddiası bilimsel gerçekleri yansıtmaktan çok uzaktır.

Böylece bu bölümün de incelemesi bitmiş oldu.

Kitabın diğer bölümlerinin incelemelerinde buluşmak üzere hoşçakalın.

Kaynakça:
1. Tuttle R.H. (1990). The pitted pattern of Laetoli feet. Natural History, (March 1990)61-4.
2. Johanson D.C. and Edgar B. (1996). From Lucy to language. New York: Simon and Schuster.
3. Johanson D.C. and Edey M.A. (1981). Lucy: the beginnings of humankind. New York: Simon and Schuster.
4. Clarke R.J. (1999). Discovery of the complete arm and hand of the 3.3 million-year-old Australopithecus skeleton from Sterkfontein. South African Journal of Science, 95:477-80.
5. Leakey R.E. (1994). The origin of humankind. New York: BasicBooks.
6. Walker A.C. and Shipman P. (1996): The wisdom of the bones. New York: Alfred E. Knopf.
7. White T.D. (2003). Early hominids - diversity or distortion? Science, 299:1994-7.
8. McDougall I, Brown FH, Fleagle JG. (2005). Stratigraphic placement and age of modern humans from Kibish, Ethiopia. Nature. 433(7027):733-6.

Genel Kaynaklar:
- Jim Foley, Fossil Hominids
- Steven Heslip, Hominid Fossils
- Wikipedia, The Free Encyclopedia.

Yaratılışçı yalanlara cevaplar 2

Kategori: Harun Yahya, evrim, evrim teorisi, yaratılış — Da Vinci @ 5:27 pm

Harun Yahya’nın 20 Soruda Evrim Teorisinin Çöküşü kitabını incelemeye devam ediyorum. Bu yazımda kitabın 2. bölümündeki birçok yanlışa değineceğim. Sözü uzatmadan hemen kitaptan alıntı yapmaya başlıyorum. Bölümün adı Evrim Teorisinin çürütülmesi Yaratılışın doğruluğunu nasıl gösterir?. Bölümün hemen başında HY şöyle demiş:

Canlılığın yeryüzünde nasıl ortaya çıktığı sorusunu sorduğumuzda, karşımıza iki farklı cevap çıkar:

“- Bu cevaplardan birincisi, canlıların evrim yoluyla ortaya çıktıklarıdır. Bu iddiayı savunan evrim teorisine göre canlılık tesadüflerle ortaya çıkan bir ilk hücreyle başlamıştır. Bu canlı hücre de yine tesadüfler sonucunda gelişip evrimleşmiş ve çeşitlenerek dünya üzerindeki milyonlarca farklı türü oluşturmuştur.

- İkinci cevap ise ‘Yaratılış’tır: Bütün canlılar tüm evrene hakim olan bir Yaratıcı’nın yaratmasıyla var olmuşlardır. Hiçbir şekilde tesadüfle meydana gelmesi mümkün olmayan canlılık ve milyonlarca canlı türü, ilk yaratıldıklarında da bugünkü gibi eksiksiz, kusursuz ve üstün bir tasarıma sahiplerdi. En basit gibi görünen canlı türlerinin dahi, kendi kendine, doğal şartlarla ve rastlantılarla oluşamayacak derecede kompleks yapı ve sistemlere sahip olması, bunun açık bir kanıtıdır.

Bu iki seçenek dışında, canlılığın nasıl ortaya çıktığı konusunda bugün ortaya konabilecek üçüncü bir iddia, bir teori hatta herhangi bir varsayım bile yoktur. Mantık kurallarına göre cevabı iki seçenekli bir sorunun cevap seçeneklerinden birinin kesin yanlış olduğu ortaya konursa, diğer seçeneğin kesin doğru olduğu da anlaşılır. En temel mantık kurallarından biri olan bu kurala “ayrık çıkarım” (modus tolendo ponens) adı verilir.

Yani eğer yeryüzündeki canlı türlerinin, evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüflerle evrimleşerek ortaya çıkmadığı ispatlanırsa, bu durum canlıların bir Yaratıcı tarafından yaratıldıklarını kesin olarak ispatlar. Evrim teorisini savunan bilim adamları da “üçüncü bir alternatif” olmadığını kabul ederler. Bunlardan biri olan Douglas Futuyma bunu şu sözleriyle ifade etmektedir:

Canlılar dünya üzerinde ya tamamen mükemmel ve eksiksiz bir biçimde ortaya çıkmışlardır ya da kendilerinden önce var olan bazı canlı türlerinden evrimleşerek meydana gelmişlerdir. Eğer eksiksiz ve mükemmel biçimde ortaya çıkmışlarsa, o halde üstün bir akıl tarafından yaratılmış olmaları gerekir. ”

Burda yazılanların neredeyse tamamı yanlış diyebilirim. Sadece yaratılışın tanımını yaparken kullandığı “bütün canlılar tüm evrene hakim olan bir Yaratıcı’nın yaratmasıyla var olmuşlardır” cümlesi doğru gibi gözüküyor. Diğerlerinin tamamı yanlış. Neden yanlış olduklarını da açıklayacağım. İlk olarak Harun Yahya’nın dediği gibi yeryüzünde yaşamın, canlılığın ortaya çıkışını açıklayan iki cevap yoktur. Sadece cansız maddelerin canlılığı oluşturduğunu açıklamaya çalışan farklı birçok hipotez vardır. Eğer bunların tamamını tek bir görüş olarak abiyogenez başlığı altında toplasak bile toplam cevap sayısı iki olmaz. Çünkü abiyogenez ve yaratılış dışında panspermia (veya ekzogenez) ve yönlendirilmiş panspermia diye iki görüş daha vardır. Panspermia yaşamın uzayda bir yerde ortaya çıkıp daha sonra Dünya’ya gelmiş olduğunu ve yeryüzünde yaşamın böyle başlamış olduğunu ileri sürerken, yönlendirilmiş panspermia dünya dışı gelişmiş bir medeniyetin yeryüzündeki yaşamın başlamasına sebep olduğunu ileri sürmektedir.

Yani Harun Yahya’nın söylediği gibi ortada ne iki cevap var ne de bu iki cevaptan biri evrim teorisi. Harun Yahya evrim teorisinin yaşamın başlangıcıyla ilgili birşeyler söylediğini sandığı için veya okuyucularının böyle düşünmesini istediği için hep aynı yanlışı yapıp duruyor. Zaten bir önceki yazımda da bu konuya değinmiştim.

Harun Yahya daha sonra mantık kurallarından bahsetmeye başlamış ve çok fena şekilde çuvallamış. Cevabı iki seçenekli bir soru olduğunu söylüyor ama yukarda da anlattığım gibi sorunun sadece iki cevabı yok. İki cevabı bile olsa bu, iki cevaptan birinin kesin doğru olduğu anlamına gelmez. Bir sorunun cevabı olarak ortaya koyulan tezlerin birinin kesinlikle doğru olduğunu kim iddia edebilir? İnsanların tüm sorulara doğru cevapları bulabileceğini kim iddia edebilir? Yani elimizde bir soru varsa ve bazı insanlar bu sorunu açıklayan bazı cevaplar ortaya koymuşsa bunların birinin kesin doğru olup olmadığını bilemeyiz. Belki doğru cevap kimse tarafından ortaya konulamamıştır. Bilimde Harun Yahya belirttiği gibi bir mantık süzgeci yoktur. Ortada iki cevap varsa biri yanlışsa diğerinin doğru olduğu sonucu ortaya çıkmaz. Bilim mantık ilkelerinin bu kadar kesin işleyebileceği birşey değildir. Çünkü bilimde, mantıkta olduğu gibi kesin, mutlak doğrular yoktur. Bilimde, mantık ve matematikteki gibi siyah ve beyazlar yoktur, aralarda griler de vardır. Yani evrim yanlışsa, yaratılış doğrudur gibi bir çıkarım kesinlikle yapılamaz, kaldı ki evrimin yanlışlığını gösteren deliller de yoktur hatta tam tersine doğruluğunu gösteren birçok delil vardır. Birçok bilim dalında elde edilen veriler canlılarda hep evrimsel bir gelişime işaret etmektedir.

Ayrıca mantığın en temel kurallarından biridir diyerek verdiği modus tolendo ponens ilkesini de yanlış açıklamış. Aslında çok gerekli değil ama onun da doğrusu açıklayayım. Modus tolendo ponens ilkesi kısaca şöyle açıklanabilir: Eğer (B değilse) ve (eğer A ise B) ise A değildir. Yani daha açık olmak gerekirse: Eğer A olunca B oluyorsa ve B olmamışsa A da olmamıştır. Görüldüğü gibi bunun Harun Yahya’nın ne anlattığı olayla ne de verdiği tanımla alakası yok.

Alıntının sonunda kullanılan Futuyma’nın sözü ise çok açık. Futuyma’nın da dediği gibi eğer canlılar bir anda eksiksiz olarak ortaya çıkmışsa bu canlılar evrimin sonucu olarak ortaya çıkmış olamaz. Ama Futuyma bunları söylediği kitabında (Science on Trial: The Case for Evolution, 1983) birçok yerde fosillerin böyle bir aniden oluşumu göstermediğini ve birçok geçiş canlısına ait fosiller bulunduğunu söylüyor.

Harun Yahya gerçek dışı iddialarına şöyle devam etmiş:

Evrimci Futuyma’nın bu sözlerinin cevabını fosil bilimi verir. Fosil bilimi (paleontoloji) tüm canlı gruplarının farklı zamanlarda, birdenbire ve mükemmel biçimleriyle yeryüzü sahnesine çıktıklarını göstermektedir.

Yüzyılı aşkın bir süredir sürdürülen arkeolojik kazılarda ve araştırmalarda elde edilen bütün bulgular, evrimcilerin beklediklerinin aksine, canlıların yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını, yani “yaratıldıklarını” göstermiştir. Bakteriler, omurgasız deniz canlıları, balıklar, yumuşakçalar, eklembacaklılar, amfibiyenler, sürüngenler, kuşlar veya memeliler aniden, kompleks organ ve sistemleriyle yeryüzünde belirmişlerdir. Aralarında birbirine sözde bir geçiş olduğunu gösteren fosiller de yoktur. Fosil bilimi de diğer bilim dallarının verdiği mesajı vermektedir: Canlılar evrimleşmemişler, yaratılmışlardır. Sonuçta evrimciler, gerçek dışı teorilerini kanıtlamaya çalışırken, kendi elleriyle yaratılış gerçeğinin delillerini ortaya çıkarmışlardır.

Aslında yukarda da belirttiğim gibi evrimsel biyoloji profesörü olan Douglas Futuyma bu soruya kendi cevap veriyor ama bu cevaplar Harun Yahya’nın hoşuna gitmediği için, Harun Yahya bu sorulara paleontoloji bilimi cevap veriyor diyerek hiçbir bilimsel kaynağa dayanmayan kendi düşüncelerini sıralamaya başlıyor. Harun Yahya’nın yukarda yazdıklarının tamamı bilimsel olarak hiçbir şey ifade etmiyor, kafasına göre atıp tutuyor. Bu canlı gruplarının hepsine ait geçiş türleri vardır ve bunların fosilleri bulunmuştur. Bir önceki yazımda da buna değinmiştim ama bununla ilgili bilimsel kaynak vermemiştim. Şimdi geçiş fosilleriyle ilgili birkaç link vermek istiyorum. İsteyenler oturur, zamanını harcar ve geçiş türleriyle ilgili birçok şey öğrenebilir. Yani olay öyle Harun Yahya’nın “bunların hepsi aniden oluşmuştur” diyerek kesip attığı gibi değildir. Konuyla ilgilenen ve öğrenmek isteyenler için birkaç link vereceğim:

1. Transitional Vertebrate Fossils FAQ
2. Transitional Fossils FAQ
3. Taxonomy, Transitional Forms, and the Fossil Record
4. Evolution Explains Life, So God Isn’t Needed.

Şimdi Harun Yahya’nın neler söylediğini incelemeye devam edelim. Kambriyen devri ve bu dönemdeki fosillerle ilgili şunları söylemiş:

Kesinlikle hayır. Aksine, hayvanlar, ilk ortaya çıktıkları dönemden itibaren çok farklı ve kompleks yapılara sahiptirler. Bugün bilinen tüm hayvan filumları, yeryüzünde aynı anda, Kambriyen devri olarak bilinen jeolojik dönemde ortaya çıkmışlardır. Kambriyen devri, yaşı 530-520 milyon yıl olarak hesaplanan 10 milyon yıllık bir jeolojik dönemdir. Bu devirden önceki fosil kayıtlarında, tek hücreli canlılar ve çok basit birkaç çok hücreli dışında hiçbir canlının izine rastlanmaz. Kambriyen devri gibi son derece kısa bir dönem içinde ise (10 milyon yıl, jeolojik anlamda çok kısa bir zaman dilimidir) bütün hayvan filumları, tek bir eksik bile olmadan bir anda ortaya çıkmışlardır!

Maalesef yine yukarda yazıların tamamı yanlış. İlk olarak fossiller bize hayvanların ilk ortaya çıktığı zamanı değil fosilleşebilen ilk hayvanların ortaya çıktığı zamanı yaklaşık olarak verir. Yani yeryüzündeki ilk hayvanlar Kambriyen döneminde fosilleri bulunanlar değildir. Hem Kambriyen öncesi döneme ait hayvan izleri vardır hem de Harun Yahya’nın dediği gibi “bugün bilinen tüm hayvan filumları” Kambriyen döneminde ortaya çıkmamıştır. Glenn R. Morton’un Phylum Level Evolution (Filum Seviyesi Evrim) başlıklı makalesinde belirtildiği gibi Kambriyen öncesi dönemde 4 filum, Kambriyen döneminde 9 filum, daha sonraki dönemlerde ise 30 civarında filum ortaya çıkmıştır. Yani Harun Yahya’nın söylediği gibi tüm filumların Kambriyen döneminde ortaya çıkması gibi bir durum söz konusu değil. Ayrıca Kambriyen dönemi 530-520 milyon yıl önceki 10 milyon yıllık bir bölüm değildir. Görece oldukça uzun bir dönemi kapsar, 490-543 milyon yıl öncesi aralığıdır. Ayrıca son 10000 yıllık dönemi kapsayan Holosen döneminde 12 filum ortaya çıkmıştır. Yani Kambriyen döneme göre hem daha kısa hem de daha fazla yeni vücut planları ortaya çıkan bir dönemde yaşamaktayız.

Görüldüğü gibi Harun Yahya bilinen tüm filumların eksiksiz olarak Kambriyen döneminde ortaya çıktığını söylerken büyük bir yanlışlık yapıyor. Kambriyen döneminde yaklaşık 45 filumun sadece 9 tanesi görülmektedir. Ayrıca Kambriyen öncesi dönemlerde de 4 filuma ait fosil izleri bulunmuştur. Yani Kambriyen dönemde ne filumlar ilk olarak ortaya çıkmıştır ne de tüm filumlar ortaya çıkmıştır.
Harun Yahya’nın yazısındaki diğer yanlışları incelemeye devam edelim. 2. bölümün sonunda Harun Yahya şöyle demiş:

Darwinizm’in dünya çapındaki en önemli eleştirmenlerinden biri olan Berkeley Üniversitesi profesörü Philip Johnson, paleontolojinin ortaya koyduğu bu gerçeğin, Darwinizm’le olan açık çelişkisini şöyle açıklamaktadır:

“Darwinist teori, canlılığın bir tür “giderek genişleyen bir farklılık üçgeni” içinde geliştiğini öngörür. Buna göre canlılık, ilk canlı organizmadan ya da ilk havyan türünden başlayarak, giderek farklılaşmış ve biyolojik sınıflandırmanın daha yüksek kategorilerini oluşturmuş olmalıdır. Ama hayvan fosilleri bizlere bu üçgenin gerçekte başaşağı durduğunu göstermektedir: Filumlar henüz ilk anda hep birlikte vardır, sonra giderek sayıları azalır.

Philip Johnson’ın belirttiği gibi, filumların kademeli olarak oluşması bir yana, tüm filumlar bir anda var olmuşlar, hatta ilerleyen dönemlerde bazılarının soyu tükenmiştir. Çok farklı canlıların bir anda ve kusursuz şekilde ortaya çıkmalarının anlamı ise, evrimci Futuyma’nın da kabul ettiği gibi, yaratılıştır.

Görüldüğü gibi eldeki bütün bilimsel bulgular evrim teorisinin iddialarını geçersiz kılmakta ve yaratılış gerçeğini gözler önüne sermektedir.”

Harun Yahya nedense Phillip E. Johnson’ın ne profesörü olduğunu söylememiş. Aslında konuyla ilgili olanlar bunun sebebini hemen anlıyor ama bilmeyenler için söylemek lazım. Phillip Johnson hukuk profesörüdür ve akademik anlamda biyolojiyle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi yoktur. Ayrıca Phillip Johnson, Harun Yahya’nın şiddetle karşı çıktığı ve bir saptırmacadan başka birşey olmadığını söylediği Akıllı Tasarım hareketinin lideri konumundadır. Bunları bir kenara bırakıp Phillip Johnson’ın yukardaki sözlerine bakacak olursak zaten biyoloji ve paleontoloji ile pek bir ilgisi olmadığını açıkça görürüz. Tüm filumların bir anda oluştuğu ve daha sonra yok olmaya başladıkları tamamen cahilce bir yaklaşımdır. Bazı filumların yok olduğu doğrudur ama yukarda da açıkladığım gibi Kambriyen döneminden sonraki dönemler de 30 civarında yeni filum ortaya çıkmış ve özellikle de son 10000 yıl içinde 12 yeni filum oluşmuştur. Yani tüm filumların en başta birlikte oluştuğu ve sayılarının giderek azaldığı tamamen gerçek dışı bir iddiadır.

Bu arada Kambriyen döneminde artan filum sayısını sebeplerini açıklamak için bazı tezler öne sürülmüştür. Bunlarla ilgili olarak da birşeyler söylemek istiyorum. Kambriyen döneminde iskeletli ve sert kabuklu canlıların fosillerinin ortaya çıktığı görülüyor. Yukarda adresini verdiğim Glenn R. Morton’un makalesininde bunun sebepleriyle ilgili teorilere de yer veriliyor. İskelet yapısının ilk oluşumu ve kabukların oluşumunun sebepleri açıklanmaya çalışılıyor. “Detoksifikasyon teorisi”, “Biyomekanik hareket teorisi”, “Yırtıcılık teorisi”, “Biyocoğrafya teorisi” gibi bazı teoriler bunun sebeplerini ortaya koymaya çalışıyor. Yani ortada açıklanamayan birşey yok. Ama bunların hangisi doğrudur veya her hangi biri kesin doğrumudur bilemeyiz. Ama olası senaryolar var ve hepsi mantık dahilindedir ve eldeki bilimsel kanıtlara ve verilere dayanmaktadır.

Yani sonuç olarak Harun Yahya’nın ortaya koyduğu iddiaların çoğunluğunun bilimsel olarak hiçbir şey ifade etmeyen gerçek dışı iddialar olduklarını görüyoruz. İddialarının hiçbiri bilimsel verilere dayanmıyor. Sadece dini inançları gereği bilimsel gerçeklere gözlerini kapayan Amerikalı yaratılışçıların eserlerinden esinlenerek onların ayak izlerini takip etmektedir.

Kitabın diğer bölümlerinin incelemelerinde buluşmak üzere hoşçakalın.

Yaratılışçı yalanlara cevaplar 1

Kategori: Harun Yahya, evrim, evrim teorisi, yaratılış — Da Vinci @ 5:21 pm

Harun Yahya’nın 20 Soruda Evrim Teorisinin Çöküşü adlı kitabındaki bilimsel yanlışlar ile başladığımız bu bölümün sonunda umarız ki bilimin gerçeğini gördüğünüzde neden bilimadamlarının neredeyse tamamının evrimi desteklediğini görecek ve sizin de ya içinizde bir şüphe uyanacak ya da evrimi destekleyeceksiniz. Sitenin diğer bölümlerini de okuyarak evrimin hayatımızın bir parçası olduğunu, dünyayı nasıl şekillendirdiğini daha net görebilirsiniz.

Bu kitaptaki birçok bilimsel yanlışı ve gerçek dışı iddiayı ortaya koymaya çalışacağım. Bu yazımda kitabın birinci bölümü olan Evrim Teorisi neden bilimsel ve geçerli bir teori değildir? bölümündeki yanlışları teker teker inceleyeceğim.

Şimdi kitaptan bazı alıntılar yaparak bilimsel olarak hatalı ve gerçek dışı noktalara değinmek istiyorum. Harun Yahya şöyle demiş:

Bugün biyoloji, paleontoloji, genetik, biyokimya, mikrobiyoloji gibi bilim dalları, canlılığın hiçbir şekilde tesadüfler ve doğa şartları sonucunda kendiliğinden meydana gelemeyeceğini kanıtlamıştır. Canlı hücresi, bilim dünyasının ortak kanaatiyle, insanoğlunun bugüne kadar karşılaştığı en kompleks yapı ünvanını korumaktadır. Modern bilim, tek bir canlı hücresinin dahi büyük bir şehirden çok daha kompleks bir yapıya ve içiçe geçmiş olağanüstü sistemlere sahip olduğunu ortaya koymuştur. Böyle kompleks bir yapı, ancak bütün parçaları aynı anda ve eksiksiz olarak ortaya çıktığında işlev görebilir. Yoksa hiçbir işe yaramaz, zaman içinde dağılır, parçalanır ve yok olur. Evrim teorisinin iddia ettiği gibi milyonlarca sene diğer parçalarının “tesadüflerle” oluşmasını bekleyemez. Dolayısıyla sadece tek bir hücrenin kompleks yaratılışı dahi, Allah’ın canlılığı yoktan varettiğini açıkça göstermektedir.

Canlılığın kendiliğinden oluşması ile evrim teorisinin bir ilişkisi yoktur. Evrim teorisi türleşmenin nasıl oluştuğuyla ilgilenir. Canlılığın nasıl oluştuğu hala belirsizliğini koruyan bir konudur ama bilim dünyasındaki baskın görüş abiyogenezdir. Yani canlıların cansız maddelerden oluştuğu görüşü. Ama bunun nasıl olduğuyla ilgili farklı görüşler mevcuttur, değişik hipotezler vardır. Bunların evrim teorisiyle ilgisi yoktur. Evrim teorisi canlılığın oluşumundan sonraki kısım ile ilgilenir ve bunlarla ilgili tezler ortaya koyar. Kısaca evrim teorisine Harun Yahya’nın burdaki iddiasıyla saldırmak cahilce bir yaklaşımdır. Ayrıca kaldı ki burdaki iddiası da doğru değildir. Yaşamın doğal koşullarla kendiliğinden oluşması, yaratılışçıların yaptıkları cahilce istatistik hesaplamalarından çıkan sonuçlar gibi olanaksız değildir tam tersine oldukça muhtemeldir (1). Yaratılışçıların düşünmek istedikleri gibi hiç yoktan tamamen tesadüf ve şans eseri bir hücre elbette meydana gelmemiştir. Burda kademe kademe bir ilerleme ve en sonunda bugünkü bildiğimiz anlamda prokaryot bir hücrenin oluşumu söz konusudur. Yoksa yaratılışçıların saptırmaya çalıştığı gibi bir durum yoktur. Ortada sadece elementler veya ufak moleküller varken “bunların bir anda şans eseri birleşmesiyle hücre oluşturmuştur” diye bir görüş veya iddia yok. Kısaca yaratılışçılar konunun temeline inmeden konuyla ilgili fazla bilgisi olmayan insanları bu tip saptırmalarla kandırmaya çalışıyorlar. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi almak isteyenlerin Ian Musgrave’in yazısını abiyogenezle ilgili yazısını okuması faydalı olacaktır.

Aynı kitaptan başka bir alıntı daha:

Oysa ilk canlı hücresinin, hatta bu hücrenin içindeki milyonlarca protein molekülünden tek bir tanesinin dahi kendiliğinden oluşmasının imkansız olduğu, akıl ve mantığın yanı sıra, ihtimal hesaplarıyla matematiksel olarak da kanıtlanmıştır. Yani evrim teorisi daha ilk aşamada, ilk canlı hücrenin varoluşunu açıklama aşamasında çökmüştür.

Aslında yukarda bu konuya değinmiştim. Bir hücrenin veya proteinin bir anda şans eseri oluştuğunu kimse iddia etmiyor. Ama yaratılışçılar genelde bu tip aslında var olmayan düşünceleri varmış gibi gösterip bunları sözde çürüterek evrimi çürüttüklerini iddia ediyorlar. Bu konu için yukarda linkini vermiş olduğum yazının oldukça faydalı olduğunu düşünüyorum.

Başka bir alıntı daha:

Uzun yıllar evrim teorisine inanan Nobel ödüllü bilim adamı Francis Crick bile DNA’yı keşfettikten sonra, yaşamın kaynağının rastlantı ve tesadüfler olamayacağını şöyle itiraf etmek zorunda kalmıştır:

Darwin’in teorisinin bilim dünyasına hakim olmasından bu yana, paleontoloji (fosil bilimi) bu teori temel alınarak yürütülmektedir. Ancak buna rağmen dünyanın pek çok farklı bölgesinde yapılan fosil kazıları, teoriyi destekleyen değil, çürüten sonuçlar vermiştir. Fosiller, farklı canlı gruplarının yeryüzünde özgün yapılarıyla aniden ortaya çıktıklarını, yani yaratıldıklarını göstermektedir.

Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayatın kökeni mucizevi bir şekilde ortaya çıkmıştır.1

1. Francis Crick, Life Itself: It’s Origin and Nature, New York, Simon & Schuster, 1981, s. 88

Burda çok açık bir aldatmaca var. Francis Crick kitabında “directed panspermia” yani “yönlendirilmiş panspermia” tezini anlatmaktadır. Yani Dünyadaki yaşamın uzaylılar tarafından bilinçli olarak Dünya’ya getirilmiş olabileceğinden bahsetmektedir. Ama Crick aynı zamanda kitabında abiyogenezin de Dünyadaki yaşamın başlangıcını oluşturmuş olabileceğini söylemektedir. Ama burda gözden kaçmaması gereken konu bunların evrim teorisiyle veya evrim düşüncesiyle ilgisi olmadığıdır. Crick, evrim teorisinin doğruluğunu savunmaktaydı. Yani Harun Yahya’nın söylediği gibi eskiden evrim teorisini kabul edip DNA’nın yapısını görünce imana gelmesi gibi hayali bir durum söz konusu değildir. Tekrar söylüyorum yaşamın başlangıcı ile evrim teorisi farklı konulardır.

Başka bir alıntı daha:

Evrim teorisinin bir diğer büyük hezimeti de fosil kayıtlarındadır. Yıllar süren arkeolojik çalışmalarda bulunan fosiller arasında, evrim teorisinin öne sürdüğü gibi, canlıların basit türlerden kompleks türlere kademe kademe evrimleştiğini göstermesi gereken ara geçiş formlarına bir türlü rastlanamamıştır. Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışsa bunların sayılarının ve çeşitlerinin sayılamayacak kadar çok olması gerekir. Daha da önemlisi, bu ucube canlıların kalıntılarına mutlaka fosil kayıtlarında rastlanması gerekir. Çünkü bu ara geçiş formları gerçekten var olmuş olsa, bunların sayısı bugün bildiğimiz hayvan türlerinden bile fazla olmalı ve dünyanın dört bir yanı fosilleşmiş ara geçiş formu kalıntılarıyla dolup taşmalıdır. Evrimciler 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında yaptıkları hummalı fosil araştırmalarında bu ara geçiş formlarını aramaktadırlar. Oysa, 150 yıla yakın bir süredir büyük bir hırsla aranan bu ara geçiş formlarından eser yoktur.Kısacası fosil kayıtları da canlı türlerinin, evrimin iddia ettiği gibi ilkelden gelişmişe doğru bir süreç izlediğini değil, bir anda ve en mükemmel halde ortaya çıktıklarını göstermektedir.

Burada yine ardı ardına inanılmaz bilimsel yanlışlar sıralanmış. Geçiş türleri bulunmadığı tamamen yanlıştır ve tüm yaratılışçılar bu yanlışı sıkılmadan tekrarlar. Hatta en bariz geçiş türlerinden biri olan Archaeopteryx’in sürüngenler ile kuşlar arasında bir tür olduğunu kabul etmeyip birçok kuş ve sürüngen özelliği birada taşıyan bu türün normal bir kuş olduğunu iddia ederler. Ama 2005 yılında bulunan ve şimdiye kadar bulunmuş Archaeopteryx fosilleri içinde en iyi korunmuş olan fosil sayesinde daha önceki fosillerle elde edilemeyen bilgilere ulaşılmıştır. Bu fosil sayesinde kuşların ayaklarındaki ağaç dallarına tutunmaya yarayan ters yönlü parmağın, Archaeopteryx’te olmadığı anlaşılmıştır (2). Ayrıca kemik yapısının da uçamayan theropod dinozorlarla büyük benzerlik taşıdığı belirlenmiştir. Yani kuşların theropod dinozor kökenine dair düşünce bu son fosille daha da güçlenmiştir.

Balıkların amfibiyanlara, amfibiyanların sürüngenlere, sürüngenlerin kuşlara ve memelilere evrimine dair geçiş türlerine ait birçok fosil bulunmuştur. Ama yaratılışçılar bu fosilleri her zaman görmezden gelmekte ve hepsine bahaneler bulmaktadır. Yukarda anlattığım gibi en bariz geçiş türlerinden biri olan Archaeopteryx’i bile kabul etmemek için kırk takla atan yaratılışçıların diğer fosillere bahaneler üretmekte zorlanmadığını tahmin ediyorsunuzdur heralde. Eğer diğer geçiş türleri hakkında bilgi edinmek istiyorsanız ve İngilizce biliyorsanız bu sayfayı inceleyebilirsiniz.

Kitabın ilk bölümüdeki iddiaları böylece cevaplamış olduk. Aslında bunlara iddia demek pek doğru olmaz. Çoğu yanlış bilgi ve aldatmaya yönelik kasıtlı çarpıtmalardır. Bunların içinde ciddi bilimsel bir iddia yoktu maalesef. Kitabın ileriki bölümlerinde bilimsel iddialarla karşılaşmayı umuyorum ama bu konuda pek de umutlu değilim çünkü Harun Yahya ve onun gibilerin nasıl çalıştıklarını ve amaçlarını çok iyi biliyorum.

Kitabın diğer bölümlerinin incelemelerinde buluşmak üzere hoşçakalın.

Referanslar:
1. Musgrave I., 1998. “Lies, Damned Lies, Statistics, and Probability of Abiogenesis Calculations
2. Mayr, G., B. Pohl, D.S. Peters, 2005. “A well-preserved Archaeopteryx specimen with theropod features“. Science 310: 1483-1486.

İnsan Evrimi ve Yaratılışçılık

Kategori: Harun Yahya, evrim, evrim teorisi, yaratılış — Da Vinci @ 5:10 pm

Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Fizik ve Paleoantropoloji Bölümünden Prof. Dr. İzzet Duyar’ın 1999 yılında Bilim ve Ütopya Dergisinin 60. sayısında (s. 40-45, 1999) yayımlanan “İnsan Evrimi ve Yaratılışçılık” başlıklı makalesini sizlere sunmak istiyorum [Bu yazı Antropoloji.net sitesinden alınmıştır]:

Evrim Aldatmacası (1) adını taşıyan bir “risale” son günlerde yapay olarak yaratılan evrim tartışmalarının baş aktörlerinden biri haline ge(tiri)ldi. Risaleyi, yazın sonlarına doğru bir öğrencim bana ulaştırdı, bedava dağıtıldığını da eklemeyi ihmal etmedi. Ancak reklam ve seçim afişlerinin bedava dağıtıldığı günümüzde yeni bir slogan metni okumaya pek hevesli olmadığım için rafa kaldırdım, ta ki kitabın “ikiz kardeşleri”nin sokaklarda dağıtıldığını gözlerimle görene dek… Ortalığı birden “Evrimcilerin Yanılgıları”, “Materyalizmin Sonu” “Hücredeki Mucize” gibi kitapçıklar kaplamaya başlamıştı. Ve bunlar da bedava dağıtılıyordu. Ulus, Kızılay gibi Ankara’nın merkezî yerlerine mevzilenen araçlardan bu kitapçıklar halka âdeta fışkırtılıyordu.

Gördüklerime ilk anda inanamadım. Ancak pek çok kişi beni doğrular biçimde benzer “öyküleri” anlatınca biraz olsun rahatladım: Hayal görmüyordum. Bu son ifadelerim üzerine Harun Yahya’nın “Görme … dış dünyada olan şeyler değil, zihnimizde meydana gelen etkilerdir” deyip (s. 118), “Böyle bir kitap yok! Onu sen beyninde fantezi olarak oluşturup okumuşsun. O aslında olmayan bir görüntüdür” diye itiraz edebilir düşüncesiyle birden irkildim. Gerçekte olmayan bir risaleyle mi karşı karşıyaydım acaba?…

Bu düşünce beni ciddi biçimde rahatsız etmeye başladı, ama daha sonra, “Zararı yok… Hiç olmazsa bedava dağıtılmayan ama benim hayalimde gördüğüm, hayalimde tuttuğum, hayalimde okuduğum bu kitap üzerinde ‘fantezilerimi’ aktarırım” deyip biraz rahatladım. Zaten fantezi yazmak son zamanlarda moda değil miydi!

Pehlivan tefrikası

Evrim Aldatmacası’nı okumadan sayfaları şöyle bir karıştırdığınızda edindiğiniz ilk izlenim, alıntılardan oluşan yeni bir “pehlivan tefrika”sını elinde tuttuğunuz oluyor. Ancak bu tefrika güreşleri değil, evrimi konu alıyor. Pehlivan tefrikalarında hiç olmazsa zaman ve mekân gibi bazı öğeler değişir. Ancak bu tefrikada hiçbir şey yeni değil. “Evrim Anaforu ve Gerçek”, “Canlılar ve Evrim”, “Evrim” vb başlıklı yaratılışçı kitaplardan tek farkı, onların bir bakıma “usaresi” olması.

Adları zikredilen bu kitaplar birinci hamur kağıda basılmış, renkli resimlerle bezenmiş, görünümü “hoş” kitaplar. Ancak bir kusurları var: Yüzde doksanından fazlası alıntıdan oluşan bu yayınlara yazar olarak imza koyan kişi(ler?)in kitapların oluşmasına katkılarının hayli muğlak olması.

Evrim düşüncesinin “bilimsel” çöküşü

Harun Yahya’nın amacının, evrim anlayışının çöküşünü “bilimsel” olarak ifşa etmek olduğu daha alt başlıktan anlaşılıyor. Alt başlıktaki ibare aynen şöyle: “Evrim teorisinin bilimsel çöküşü ve teorinin arka planı.” Yani yazarımız, bilimin silahıyla bilimi vurma işine soyunduğunu daha başlıkta ima ediyor. Ancak kitapçığın nasıl bir mantık silsilesi içerisinde yazıldığı ne yazık ki anlaşılamıyor. Yazarımız bir kartopu gibi giderek büyüyen mantık çelişkisini (belki de bilerek) sürdürmeye devam ediyor ve “can alıcı” saptamaları sona saklıyor. Son bölümünde (okuyucuya dikkatle okuması uyarısını da eksik etmeyerek), aslında bizlerin bir varlık olarak var olmadığını, maddi dünyanın, beynimizdeki görüntülerden ibaret olduğunu söyleyerek şaheserler yaratıyor.

Bilimle yakından ya da uzaktan ilgisi olan herkesin bildiği bir konu vardır: Bilimin en temel önkabulü evrenin, yani maddi dünyanın, canlıların (ve doğal olarak da insanın) var olduğudur. Bunu kabul etmiyorsanız bilim yapmanız anlamsız ve imkansızdır. O zaman Harun Yahya’ya şu soruyu sormak gerekiyor: Madde olmadığına göre, maddi dünya üzerine kurulu olan “bilim”in verilerine dayanarak evrim düşüncesi nasıl çürütülebilir? Bir yandan bilimin temel postülasını kabul etmeyip, diğer yandan da kabul edilmeyen bu verilere dayanarak evrim düşüncesini çürütmek herhalde yalnızca yaratılışçılara özgü bir mantık olsa gerek.

Yazarımızın kendine özgü bir bilim anlayışının olduğunu görmek için uzun boylu kafa yormaya gerek yok. Bunu en açık biçimde, evrim düşüncesinin bilimsel bir önerme olmadığını (s. 1), buna karşılık “yaratılış” düşüncesinin “bilimsel” temellere dayandığını ileri sürmesinden çıkartabilirsiniz. Bunu kitapçığın pek çok yerinde görmek mümkün. Bu savlar insana ister istemez, “Ya bu konu üzerinde kafa yoran onca düşünür ve bilim insanı bilimsel önermenin ne olduğunu bilmiyor (anlaşılan bunu yalnızca yazarımız biliyor), ya da demek ki son zamanlarda bilimsel önermenin tanımı değişmiş de haberimiz yok” dedirtiyor.

Lamarck ve Darwin’in evrim anlayışı

Evrim kuramını çürütmeye soyunan yazarımızın evrimi gerçekten anlayıp anlamadığı konusunda okuyucuda ciddi kuşkular uyanıyor. Örneğin, türlerin değişmesi konusunda Lamarck ve Darwin aynı görüşleri mi savunmuşlardır? Yazarımıza göre evet?! Harun Yahya “Aslında, Darwin’in doğal seleksiyon önermesi kendisinden önce Lamarck’ın, ‘kazanılan özelliklerin nesilden nesile aktarılması’ şeklinde açıkladığı evrimci mantıkla aynıydı” diyerek (s 15) evrim anlayışındaki bilgi düzeyini de ortaya koyuyor.

Bilim ya da evrim tarihiyle biraz olsun ilgilenenlerin çok iyi bildikleri gibi, Lamarck ve Darwin’in evrim anlayışları birbirlerinden dağlar kadar farklıdır. Lamarck’ın evrim anlayışında bir türün diğerine kaynaklık etmesi sözkonusu değildir. Buna karşılık Darwin’in düşüncesi canlıların ortak bir atadan çeşitlenerek oluştukları anlayışı üzerine kuruludur. Yine aynı şekilde Lamarck’ın evrimi açıklama şekli olan transformizm (dönüşerek evrim) ile Darwin’in doğal ayıklanması arasında en küçük bir benzerlik yoktur. Aslına bakılacak olursa, bu iki araştırıcının tek benzer noktaları “kalıtım” anlayışlarıdır. Ancak yazarımız bunu vurgulamaktan özenle kaçınarak bu iki bilim insanının evrim anlayışlarının birbirlerinden farksız olduğunu söyleme yoluna gidiyor. Bu, Harun Yahya’nın konuları bulanıklaştırma konusunda ne kadar üstün bir yeteneğe sahip olduğunu göstermektedir.

Geçiş formları sorunu

Kitapçıkta üzerinde durulan ana konulardan birisi de “ara-geçiş formlar” sorunudur. (Yazarımızın “ara” ve “geçiş” sözcüklerinin bir arada kullanılmasının bir hikmeti vardır herhalde.) Harun Yahya evrimin olmadığı konusundaki görüşlerini temellendirirken geçiş formlarının olmadığı savını ileri sürmekte ve bunu kitapçığın değişik bölümlerinde sık sık tekrarlamakta. Evrime bir parça tarafsız bakan kişi, aslında tüm fosillerin az ya da çok geçiş özellikleri taşıdığını mutlaka görür. Şimdi konuya biraz daha yakından bakalım.

Kitapçıkta Australopithecus ve Homo habilis fosillerinin insan soyuna cinsine olmayıp, maymun oldukları savı dile getirilmektedir. Harun Yahya’ya göre yalnızca Homo erectus ve sonrasına tarihlendirilen fosiller “insan”dır. Önce Australopithecus’ları ele alalım. Yazarımıza göre bu canlının insan sayılmaması için en önemli gerekçe dik yürüyememesi ve insandan çok maymunlara benzemesidir (s. 41): “ …uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok özellik, bu canlıların günümüz maymunlarından daha değişik olmadıklarını gösteren delillerdir.”

Yazarımızın Australopihecus’lar konusunda ne denli tutarsız görüşler ileri sürdüğünü anlamak için tek bir örnek bile yeterli olacaktır. Aşağıda çizimi görülen leğen ve uyluk kemikleri –bu yapılar dik yürümenin en önemli göstergeleri arasında yer alırlar– soldan sağa doğru insan, Australopithecus (afarensis) ve kuyruksuz büyük maymuna (ape) aittir (2). Okuyucu, şekillere bakarak, ortadaki resmin bir insana mı yoksa bir kuyruksuz büyük maymuna mı yakın özellikler gösterdiğini rahatlıkla anlayacaktır. Harun Yahya’ya göre ortadaki resim bir insana (ya da insan çizgisindeki bir canlıya) ait değil, bir maymuna aittir!

0011.gif

 

Çizim 1. İnsan, Australopithecus (afarensis) ve ape (kuyruksuz büyük maymun)’in leğen ve bacak kemiklerinin karşılaştırılması (Kaynak Lewin 199 8)

 

Şimdi de Homo habilis’i ele alalım. Literatürde Homo habilis (3) olarak bilinen, taş âletler yaptığı -ki bu yazar tarafından da kabul edilmekte- ortaya konan, ateşi kullandıklarına ilişkin izler barındıran, basit ve kaba barınaklar yaparak geçici de olsa “yerleşime” geçtiklerine dair arkeolojik kanıtlar bırakan bu canlılar her ne hikmetse “insan” olarak kabul edilmiyor. Bakın kendisi bu konuda neler söylüyor (s. 44):

Homo habilis, Australopithecus ismi verilen maymunlarla birçok ortak özellikler taşıyordu. Aynı Australopithecus gibi uzun kollu, kısa bacaklı ve maymunsu bir iskelet yapısına sahipti. El ve ayak parmakları tırmanmaya uyumluydu. Çene yapıları tamamen günümüz maymunlarınınkine benziyordu. 550 cc.’lik beyin hacimleri de bunların birer maymun olduklarının en iyi göstergesiydi. Kısacası … Homo habilis, gerçekte tüm diğer Australopithecuslar gibi bir maymun türüydü.

Aslında tüm bunları söyledikten sonra bir yaratılışçının Homo habilis’i niçin bir geçiş türü olarak kabul etmeyeceği/edemeyeceği çok açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Niçin mi? Yukarıdaki özelliklerin hepsi, ama hepsi, bu canlının bir geçiş formu olduğunu açıkça ortaya koyuyor da onun için! Nitekim, yazarımız Homo habilis’in iskelet yapısı için kendi ağzıyla “maymunsu” diyor, “maymun” diyemiyor.

Bu arada, Homo habilis’in el ve ayak parmaklarının, çene yapılarının ve beyin hacimlerinin, bu canlıların maymun olduklarının en iyi göstergeleri olduğu iddiasına ancak gülüp geçilebilir. Bu özelliklerin bir maymuna değil insana ait olduğunu, Harun Yahya’nın mensubu olduğu ve yaratılışçılığın Türkiye şubesi olarak çalışan Bilim Araştırma Vakfı’nın başka bir yayınında görmekteyiz. Bu, Gufran Koyuncu imzasıyla çıkan “Evrim” başlıklı kitaptır (4). Hani yukarıda sözü edilen renkli resimli, birinci hamur kağıda basılan “tefrikalardan” bir diğeri (5). Bu kitabın 182-193′üncü sayfaları Homo habilis’e ayrılmış. Ama sıkı durun! Bu satırlarda habilis’lerin maymun olmadıkları, düpedüz insan oldukları savunuluyor! Hem de tamı tamına 12 sayfa boyunca, gerekçeleri uzun uzun anlatılarak… Bu satırlarda bakın yazarımız neler diyor: (yalnızca başlıklar bile yazarımızın düşüncesini ortaya koymaya yeter) “İnsanın en eski kalıntıları: Homo habiline” (s. 182), “Modern kafatası biçimi” (s. 183), “Beynin geniş kullanım kapasitesi” (s. 184), “Alet yapmaya olanak veren el dizaynı” (s. 185), “Modern ayak yapısı” (s. 186), “Modern iki ayaklı yürüyüş biçimi” (s. 187). Bu durumda şu soruyu sormak farz oluyor: 1992′den bu yana ne değişti de bir önceki yayınınızda “insan” olarak tanımladığınız bir canlı grubunu birden bire maymunluk mertebesine “indirdiniz”? Yoksa habilis’ler cennetteki yasak meyveyi mi yediler?

Yeniden konumuza dönelim: Homo habilis’in insan sayılmamasının altında yatan temel kaygı, tam bir “geçiş formu” olan bu canlının maymun olduğu imajının yaratılarak “Bakın işte, insan evriminde de geçiş formu yok” sözde iddialarını sürdürebilmektir. Bu kaygı en açık biçimde “550 cc’lik beyin hacimleri bunların birer maymun olduklarının en iyi göstergesi[dir]” (s. 44) ifadeleriyle vücut bulmaktadır. Bir yandan habilis’lerin beyin hacimleri kuyruksuz büyük maymunlara yaklaştırılırken, diğer yandan da âlet yapan ve ateşi kullanan bir grubun maymun addedilmesi hangi mantıkla açıklanabilir?

Homo habilis’lerin diğer kuyruksuz büyük maymunlar (ape) ve Australopithecus’lardan daha büyük bir beyne sahip olduğu tüm araştırıcılar tarafından bilinen bir gerçektir. Çünkü bu canlının beyin hacmi ortalaması, yazarın söylediği gibi 550 cc değil, 600 cc’nin üzerindedir (6). Örneğin Klein, habilis’lerde beyin hacminin dağılım aralığının 510-750 cc arasında değiştiğini, ortalamasının ise 630 cc olduğunu belirtmektedir (7). Aradaki fark önemsiz gibi görünebilir, ama insan evriminin ilk aşamalarında yaklaşık 80 cc’lik artış küçümsenemeyecek bir gelişmedir. Daha da önemlisi, habilis’in beyin hacmi düşük gösterilerek, insanın atasal soylarında meydana gelen gelişme/değişmelerin manipülasyonla perdelenmesi amaçlanmaktadır. Bu örnek, yazarın rakamlar üzerinde nasıl kaygısızca oynadığını açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Bu, yazarımızın rakamlar üzerinde oynamasının tek örneği değildir. Bu tür örneklerle kitapçık boyunca karşılaşılabilir. İşte bir diğeri: Harun Yahya “Atalarımızla aynı anda mı yaşıyoruz?” başlığı altında (s. 49-50), atalarımıza ait özelliklerin günümüz insanında da bulunduğunu, dolayısıyla evrimin olmadığını açıklamaya çalışıyor. Bu konuda örnek olarak Homo erectus’un pek çok özelliklerinin günümüzde Avustralya Yerlilerinde gözlenebileceğini veriyor. Burada vurgulanması gereken ilk nokta yazarın düştüğü mantık yanlışlığıdır. Canlılar tabiî ki kendilerinden önceki atalarının özelliklerinin önemli bir bölümünü taşırlar, bunları kendileri tümden var etmemişlerdir. İnsanın da kendi evrim çizgisinde yer alan atalarının, bu arada Homo erectus atalarının bazı genlerini taşımasından doğal bir şey yoktur.

İkinci nokta ise, yazarın bunu yaparken yine rakamlarla oynuyor olmasıdır. Avustralya Yerlilerini “ilkel” özelliklere sahip olduğunu göstermek amacıyla onların beyin hacmi ortalamasını 900 cc olarak veriyor (s. 49). Yeryüzünde, yazarımızın verdiği beyin hacmi ortalamasına sahip hiçbir insan topluluğu yaşamamaktadır. Yaşayan insan toplulukları arasında beyin hacmi ortalaması açısından en düşük değere sahip olan grubun Avustralya Yerlileri olduğu bilinir; ancak ortalama değer, Yahya’nın belirttiği gibi 900 cc değil, 1256 cc’dir (8). Yani, yazarımızın verdiği rakamdan yaklaşık 350 cc daha yüksektir.

Ya Neandertaller?

Yaratılışçıların akıl almaz çelişkileri ve çarpıtmaları bununla da bitmemektedir. Örneğin haftalık haber yorum dergisi Aksiyon’un 147′inci sayısında yayımlanan E. Şahin Çakır imzalı bir yazı, yüzyılımızın belki de en önemli antropolojik sorununu, insan olanla olmayanı ayırmanın formülünü önümüze koyuveriyor (9). Bu yazı, yüzyıllardır bilim çevrelerinin çözemediği soruyu bir anda çözüvermişti. Çakır’a göre “insan olma” kriteri Kur’an’da yer almaktaydı ve çözümü gayet basitti: Eğer bir canlı ölülerini gömüyorsa insandı, gömmüyorsa insan değildi. Bu özellik Neandertallerde görüldüğü için hiç kuşkusuz bu fosil grubu “insan” olarak değerlendirilmeliydi (10). Buna karşılık Homo erectus, Homo habilis, Australopithecus’lar bu payeye “erişemeyecekler”di. Ancak geriye yanıtlanması gereken acayip bir soru kalıyordu: Günümüzde ölülerini gömmeyen bazı insan gruplarının olduğu bilindiğine göre bunlar insan değil miydi?

Görüldüğü gibi, tek bir kaynaktan yola çıktıkları bilinen yaratılışçılar kimin “insan” olduğu konusunda uzlaşmaya varmaktan çok uzaktırlar. Yaratılışçılardan biri Homo erectus’a “insan” derken, diğeri “Hayır, insan değil” diyor. Peki kimin söylediği doğru? Daha kimin insan olduğunu çözümleyememiş bir (dinî) düşüncenin savunucularının evrim görüşünü “bilimsel olarak çürütme”ye kalkışmaları ne ölçüde ciddidir?

İnsanın yakın akrabaları kimler?

Yaratılışçılara göre canlı türleri arasında kesinlikle akrabalık söz konusu değildir. Bu düşüncenin doğal bir uzantısı olarak, insanın kuyruksuz büyük maymunlarla akraba olduğu telâffuz bile edilemez. O halde, insanla kuyruksuz büyük maymunlar aynı kökten gelmiyorlarsa acaba moleküler yapılarındaki benzerlikler bir tesadüf müdür? Ve niçin genetik açıdan insana en yakın canlılar kuyruksuz büyük maymunlardır da başka türler değildir? Niçin evrimsel modelde önerildiği gibi, akrabalık yönünden birbirlerine yakın türlerin moleküler yapılarındaki benzerlikler daha fazla, uzak olan türlerinki ise azdır? Canlılar birbirlerinden ayrı yaratılmışlarsa niçin bazı canlılar birbirlerine diğerlerinden daha fazla benzemektedirler?

İnsanın en yakın biyolojik akrabalarının kuyruksuz büyük maymunlar olduğu ve bu canlılarla insanın ortak bir ataya sahip olduğu son yıllardaki genetik ve fosil bulgularla sürekli desteklenirken, bunun aksini savunmak olsa olsa anakronizmdir. Tüm bu antropolojik ve biyolojik bulguları görmezden gelen yazarımız “Aradaki yüzeysel benzerlik dışında maymunun insana diğer hayvanlardan daha fazla bir yakınlığı söz konusu değildir” (s. 104) diyerek harikalar yaratmaya devam ediyor.

Harun Yahya’nın zannettiğinin aksine, insanın kuyruksuz büyük maymunlarla yakın akraba olduğu inkar edilemez duruma gelmiştir. Yapısal ve işlevsel binlerce kanıtın yanı sıra son dönemlerde gerçekleştirilen moleküler genetik çalışmalar bu yakınlığı daha da pekiştirmiştir. Bu çalışmaların bulgularına göre insanla kuyruksuz büyük maymunlar arasındaki moleküler benzerlik yüzde 98′den daha fazladır. Bunun yanı sıra, antropolojik kazılarda ele geçen bulgular da bu görüşü desteklemeye devam etmektedir. Örneğin 1994 yılında ele geçen Ardipithecus ramidus fosilleri gerek vücut oranlarıyla gerek diş yapısıyla insan-kuyruksuz büyük maymun ayrımına yakın bir canlının özelliklerini göstermektedir (11). İşte size, yaratılışçıların “yok” dedikleri sayısız geçiş formlarından biri daha.

Ardipithecus’un geçiş formu olduğunu yaratılışçılara kabul ettirmek imkansızdır. Peki bu durumda ne olacaktır? Olacakları şimdiden söyleyebiliriz: Onlar bilim sofrasının kenarında bekleyecek ve doğacak ilk fırsatta ramidus’u “maymun yapma fırsatını” (!) kaçırmayacaklardır. Bilim çevreleri, bu canlının insan evrimindeki yeri ve önemini tartışmaya koyulacaklar; resmin genelini gerçeğe en yakın biçimde oluşturma çabası içerisine girecekler; bu arada uzmanlar konunun eksik ya da açıklanamayan yönlerini dile getirecek ve zaman zaman da birbirlerinin zayıf ve hatalı yönlerini öne çıkararak eleştireceklerdir. İşte yaratılışçılar tam bu aşamada hücum edip yapbozun genelini değil de bir parçasını alıp ondan yararlanmaya çalışacaklardır. Çünkü resmin (ya da yapbozun) geneli onlara uygun değildir. Zaten yaratılışçıların bilim üretme mekanizmaları işte bu “kırıntılara” dayanmaktadır.

İnsan “maymun”dan mı türedi?

Yaratılışçıların yaptıkları en bariz çarpıtmalardan biri de insan evrimi söz konusu olduğunda “insanın maymundan türediği” söylemine başvurmalarıdır. Harun Yahya da aynı taktiği sürdürmekte bir beis görmemektedir. Bu, temelden yanlış bir yaklaşımdır ve kasıtlı olarak Darwin’den bu yana sürdürülegelmektedir. Bunun doğrusu “insan, hem kuyruksuz büyük maymun hem de insan özelliklerini taşıyan ortak bir atadan türedi” şeklinde olmalıdır. Ancak evrim karşıtları, kitleleri ajite etmek, onları yanlış yönlendirerek desteklerini arkalarına alabilmek için bu ucuz numaraya başvurmaya özel bir gayret sarf etmektedirler. Aynı numaranın Harun Yahya tarafından da yapıldığını görmek hiç de şaşırtıcı değildir. İnsanın maymundan geldiğini söylemek maymunu ata, insanı torun konumuna getirir. Halbuki ortak ata, insanın olduğu kadar kuyruksuz büyük maymunların da atasıdır. “İnsanın maymundan türediği” deyişinde zımnî bir amaç vardır. Bu ifade üzerine, evrim kuramı hakkında bilgisi olmayan birisinin kafasında, “İnsan maymundan geldiğine göre değişerek günümüze gelmiş, buna karşılık ‘maymun’ hâlâ yaşadığına göre değişiklik geçirmeden günümüze ulaşmış” düşüncesi yer edecektir. Arkasından da doğal olarak “Bir canlı türü değişirken diğeri niçin değiş